12 Ocak 2017 Perşembe

İyi'yi Biriktirmek


Yaşamda herşey birbirinin zıddı ile var oluyor. Aydınlık karanlıkla beraber iyilik kötülükle...Ancak, neyi tercih edeceğiniz ve hayatınızı hangi yönde ilerleteceğiniz size kalmış. Kabınızı neyle doldurursanız, gün bitiminde elinizde yaşamdan size arta kalan da o olacaktır.

Bu sebeple, kendi yaşantımda ilerleyen yaşlarımla birlikte büyük değişim ve dönüşümler yaşadım. Tekamül adını verdiğimiz bu serüvende, yaptığım en iyi şey kendime az ama öz bireylerden oluşan bir yaşam alanı kurmak oldu. 

Negatif bireyler gerek davranış gerekse söylemleriyle sizleri de aşağıya çekmeye çalışacaklardır. Haset, ikiyüzlülük, dedikodu, iftira, boş konuşmalar, kötücül düşünceler aslıdna karşınızdaki kişinin ruhsal seviyesinin göstergesidir. Karanlığın ağır bastığı hayatlar, sizde var olan aydınlığı da karartmanın peşindedir. Nedeni basit aslında. Var olan bir üst ruhsal seviyeye geçemeyeceği için, sizi kendi seviyesine indirmeye çalışır. Böylelikle, sizin aydınlığınız sönecektir. Şöyle bir örnek vereyim: Bir birey sizi çekemediğinden hakkınızda akla hayale gelmez şeyler söylüyorsa, yapacağınız şey ona cevap vermek değildir. Susun. Sessizliği tercih edin. Çünkü sizin reaktif davranışınız kötüyü körüklemekten başka bir şeye yaramaz. Oysa, iyiliğin ispata gereksinimi yoktur. 

Daha da önemlisi, ben artık negatif bireyler için de dua ediyorum. İyiyi görebilmeleri ve ıslah olabilmeleri için. Allah seni ıslah etsin cümlesi bu açıdan çok manalıdır. Zaten tekamül serüveninde olduğumuz bu yolculukta, karşımızdakinin ıslahını istemek edilebilecek en iyi duadır. Tabi ki ıslahın şekli ve şemali Yaratıcı'ya kalmıştır. İnsanoğlunun benliğinin ıslahı için törpülenmesi gerekir ve bu törpülenme süreci acı verebilir. Ama unutmayalım ki altın ancak ateşten geçtikten sonra kirini pasını atıp güneş gibi ışıldamaya başlar.

İyilik eden iyilik bulur. Bu kanıksanmış cümleyi hiç de hafife almayın. Evet, iyi olmak kimi vakitler kazandırmaz. Ama yaşam dediğin kazan-kaybet adlı bir oyun değildir. Birey daima edinimlerinden kazanır. İyilik, kar amaçlı bir ticarette değildir. İyilik yaptığınıda ya da daima iyi söylemlerde bulunduğunuzda günümüz bencil tabiriyle kazanmazsınız belki ama hiç bir vakit de kaybetmezsiniz. En fazla nötr kalabilmişinizdir. Ve sizin iyi düşünceleriniz ile oluşturduğunuz iyilik kalkanı, sizi daima kem gözlerden korumayı başaracaktır. Benim hayatımda bunun pek çok örneğini bizzat yaşamışlığım vardır.

Hayatınızı, güzelliklerle doldurmayı tercih edin. Çünkü, hayat dediğiniz seçimlerinizin toplamıdır. Örneğin, etrafıma baktığım da ne kadar güzel insanlar biriktirdiğimi görüp seviniyorum. Ayrıca, kedisever annelerle harika bir dostluk grubumuz var. Burada, blog camiasında, yüzyüze görüşmesek de hoş dostluk kazanımlarımız var. Sokağa çıktığımda, her gün bana selam veren ve bakışlarıyla halimi hatrımı soran köpeğimiz Fox ve kedimiz Balkız var. Bir çiçeğin açışını ya da günün sisler ardından doğuşu var. 

Siz, neye yoğunlaşırsanız benliğinizde onu büyütürsünüz ve evrenden de hayatınıza o akar...

İyilik ile bakan bir yürek, hayattaki en büyük kazanımınızdır, çünkü Tanrı'nın onca acılardan sonra size verdiği hediyedir güzellik barındıran gözleriniz...

BURCU A. GÖZOĞLU
OCAK 2017
ISTANBUL 

11 Ocak 2017 Çarşamba

Kelam Damlası: Kuraklık Deneyimleri



Kuraklık, bizlerin yaşamda karşılaştığımız test anlarının mana yolundaki sembolüdür.

Bir anda kendinizi mali sorunların eşiğinde buluverirsiniz. Ya da çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın iftirası ile karşı karşıya kalırsınız. Veyahut çoğumuzun, yaşamımızın belli vakitlerinde kullandığı bir kalıp vardır:" Hep benim mi başıma geliyor?"

Birincisi, inanın hep sizin başınız değildir allak bullak olan.Yeryüzündeki her insanoğlunun kuraklığa mahkum olduğu anlar vardır.İkincisi, kuraklık zamanınızda size inen yargı- ki bu karşılaştığımız sorunu simgeler- sadece ve sadece sizin ruhsal gelişiminiz adına mevcuttur.

Yargısızlık ise durma anıdır. Diğer bir deyişle gelişme yoktur. Şöyle bir insan düşleyin- hatta toplumun kimi katmanlarında mevcuttur bu şahıslar: Maddi sıkıntıları yok, kaygıları yok, beyinlerini kurcalayan "niye burdayım, evren ile alakam nedir?" gibilerinden ruhsal gelişime ışık tutan soruları yok, bir elinde cımbız diğer elinde ayna, umurunda mı dünya misali yaşayan kişiler...Eh burada bir gelişim mevcut mudur sizce? Asla. Çünkü, kendi yaşamınızı da gözden geçirdiğinizde, şunu fark edeceksiniz ki, değişimler, kaoslardan sonra meydana gelir. Ve eğer hayatınızda kaos mevcut ise, bunun öncesinde mutlaka bir yargı vuku bulmuştur ki kuraklık dönemine girmişsinizdir. Tıpkı sürgün deneyimlerinde olduğu gibi, insanın en çok kafasını çalıştırıp çıkış yolları aradığı bir edinim sürecidir bu evre...Ve bunun içindir ki gerek dinler gerekse mana ilmi şunu söyler: "Doğru adam, yargılanır."

Yargılanır çünkü doğru adam Yaratan'ı oynayandır. Onun halefi olarak ruhsal manada tekamülünü tamamlaması adına, ruhen belli aşamalardan geçmesi gerekir. Buna yardımcı olan şey ise karşılaştığı negativiteler ve buna paralel olarak onun, negativite karşısında göstereceği tavırdır.

Somut bir örnek vermek gerekirse, hayatınız boyunca dedikoduyu sevdiniz diyelim. Belki kendi içinizde bunun zararsız olduğunu düşündünüz. Ve bir gün, evrene yolladığınız bumerang size "yargı" olarak geri döndü. ( Unutmayın, Tanrı sizi yargılamıyor, kainat formülleri gereğince siz yargıyı üzerinize çekiyorsunuz!) Çok güvendiğiniz bir arkadaşınız, kimsenin bilmemesi gereken bir sırrınızı "dedikodu" yaparaktan ortalığa yaydı ve bu sizde o kişiye karşı bir öfke, çevreye karşı ise utanç duygus uyandırdı. Bu kuraklık döneminizde, yapacağınız iki seçenek mevcuttur: Ya arkadaşınızla kötü bir şekilde ilişkinizi keser atar ve eski tas eski hamam hesabı, diğer şahıslarla bu kez onun dedikodusunu yapmaya devam edersiniz (ki bir başka yargıyı üzerinize çekmenize vesile olur) veya yaşadığınız edinimden bir ders çıkartıp kendinizi ıslah edersiniz. Ve ıslah ettiğiniz noktada ruhsal manada ufak bir aşamayı da katetmiş olursunuz. Bu ufak adımların toplamında ise ışık daha da büyüyerek hayatınıza pozitivite saçar.

Negatif eğilimleriniz Tanrı tarafından yargılanmaz çünkü negativitenin kendisi aslında yargıdır. Ve bir yargıyı üzerinize çektiyseniz, bunun ıslahı da sizin elinizdedir.Hani dinlerde söylenen hoş bir söz vardır: Tanrı, kaldıramayacağından fazlasını insana vermez. İşte, bu sözün arka planındaki mana burada yatmaktadır. Kısacası, başınıza gelen yargı, sizin sahip olduğunuz negativitenin değişmesi adına yine sizin tarafınızdan yaşamınıza girmektedir.Ayağınızı vuran bir ayakkabınız olduğunu düşünün: Ya ayakkabıyı çıkarır ya da yeni ayakkabı alırsınız. Fakat o ayakkabı ile yol gidilmeyeceğinin bilincindesinizdir. Çünkü siz gelişmişsinizdir lakin ayakkabı aynı kalmıştır.

Sabırsız insanlar yaşamlarının büyük bölümünde sabretmek zorunda kaldıkları bir şeylerle karşılaşırlar. Çabuk öfkelenen kişilerin çoğu bu öfkeyi güdüleyecek olayları üzerlerine çeker. Ve çoğumuz burada reaktiv yolu tercih ettiğimiz için, yargı da peşinden gelip bizi kuraklık dönemine iter. Ta ki biz bu negatif eğilimimizi ıslah edene kadar. Islah olunduğu vakit, yargı bir daha uğramaz. Çünkü, ruh, o belli konudaki eksikliğini tamamlayıp, ışığı saçarak, tekamül yoluna devam etmektedir.

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
OCAK 2017
ISTANBUL

10 Ocak 2017 Salı

Bir Evliliğin Şiirsel Dökümü : Doğumgünü Mektupları




Şurada yer alan yazımda  Sylvia Plath'in günlükleri üzerine yazarken, Ted Hughes'ün Doğumgünü Mektupları adlı kitabından bahsetmiştim. Amerikan edebiyatı'nın kendine has dili ile dünyaya mal olmuş kadın şairi ile olan evliliğini, şiirsel bir dille anlatan Hughes, olaylara bir de onun bakış açısından bakmamızı sağlıyor.

İngiliz edebiyatının büyük isimlerinden Ted Hughes, Sylvia Plath ile "yazma" tutkusunu "aşk" ile harmanlayıp kısa süre içerisinde hayatlarını birleştirirler. Elbette, savaş sonrası İngilteresi'nde ekonomik koşullar iyi değildir. Buna rağmen, ikisi de zorlukların beraberce üstesinden gelmeye hazırdır. Aslında öyle de olur, fakat üstesinden gelinemeyen iki önemli nokta, hem evliliğin dağılmasına hem de Sylvia'nın intiharına yol açar. Birincisi, Sylvia'nın erken yaşta kaybettiği babası ve buna bağlı olarak genç yaştan itibaren ölüm ile olan esrarengiz ve bir o kadar da yaratıcı ilişkisi. Diğer ise, Ted Hughes'ün başarılı bir şair olmasının yanı sıra, etrafındaki kadınlarla olan gündelik ilişkileri.


Ancak, Ted açısından bakarsak, Sylvia'yı sadece evliliklerinin bitmesine neden olan Assia Wevill ile aldattığını görüyoruz. Hatta, en başlarda Sylvia'ya o denli aşıktır ki, fakirlikten bir dairenin çatı katında kısa süre yanında kaldığı genelev kadınına bile dokunmaz.


Sylvia ile ilk tanıştığı gün küpelerini almıştır onun, bir dahaki görüşmelerine fırsat olsun diye. Ve şöyle seslenir Ganimet adlı şiirinde:


"... Usulca aldım

Dişlerinin arasındaki tokayla
Kulağındaki küpeyi ganimetlerim olarak."

İlk kez beraber oldukları günü ise Rugby Sokağı No:18 adlı şiirinde oldukça uzun ve lirik bir dille anlatıyor Hughes. İşte o günden birkaç dize:

'"Başlarımız dönerek sarıldık birbirimize
Korunmak için ve cambazlar gibi bir fıçı içinde
Birlikte yuvarlandık bir Niagara'dan. Düşerken
O uğultunun içinde yanağındaki yara izi söyledi bana
Gizli adını söyler ya da bir parola verir gibi
Nasıl kendini öldürmeye çalıştığını. Ve duydum
Bir an bile seni öpmeyi bırakmadan
Sanki dönen gürüldeyen şehrin üstünde
Ayık bir yıldız tarafından fısıldanmışcasına ' Girme bu işe' sözlerini.
Ödlek bir yıldızdı konuşan. Hatırlamıyorum
Nasıl kendimi sana sarıp
Gizlice soktuğumu otelden içeri. Birlikteydik artık
Bir balık kadar ince, kıvrak ve düzdün.
Yeni bir dünyaydın. Benim yeni dünyam.
Demek Amerika bu, dedim hayretle.
Güzelim, güzelim Amerika."

Evet, Sylvia diğer kadınların hepsinden farklıydı. Hughes bunu ilk bakışta anlamıştır. Çekici, özgür ve bir o kadar da ürkek. Yetenekli, zeki ve yaratıcı. O, bir nevi Amerikan Edebiyatı'nın canlı simgesidir Ted için.


Ve küçük bir kilisede, Haziran'ın 16sında, zangoçun şahitliğinde, Sylvia pembe el örgülü elbisesinin içindeyken evlenirler. Hughes, Pembe Örgülü Elbise adlı şiirde o günü kimsenin bilmediği detaylarla anlatır.


"...

Pembe örgülü elbisenin içinde
Hiçbir şey hiçbir şeyi lekelememişken daha
Durdun mihrabın önünde."
...

Evlilikleri ilerledikçe, Ted gitgide başarılar kazanırken, Sylvia evin esas geçimini sağlamak amacıyla öğretmenlik yapar. Hatta ilk günkü heyecanını, Ted " Mavi Flanel Tayyör" adlı şiirde adeta resmeder. Öğretmenlik, Sylvia'nın pek de isteyerek yapmadığı bir meslekti, zira kendisi zamanının tümünü yazmaktan yana kullanmak istiyordu.


"...

O ilk sabah,
Vereceğin ilk dersten önce üniversitede,oturmuştun orada
Kahveni yudumlayarak.
...
Gördüm kahveni yudumlarken yüreğini kavrayanın
Seni çoktan bir kez öldürmüş korkular olduğunu
..."

Sylvia Plath, yazamamaktan muzdariptir. Elbette, şiirler kaleme alır, ilk şiir kitabı da basılır, kimi dergiler şiirlerini ara ara yayınlar. Ancak, gerek annelik gerek ev kadınlığı onun zamanının çoğunu ele geçirdiğinden, Ted kadar rahatça yaratamaz. Aslında, hakkını yememek gerek çünkü Ted Hughes, her daim onun yazması için çabalamıştır.


Sylvia'nın uykularını bölen korkuları, ki en temelinde yatan babasızlık ve bir de başarısızlık korkusu, Ted'in sık sık baş etmek zorunda kaldığı durumlar olmuştur. Bunu şiirlerin pek çok bölümünde görebilmek mümkün.


" Her gece uykunda

Babanın mezarına iniyormuşsun gibi
Sanki bakmaktan korkardın ve hatırlamaktan ertesi sabah gördüklerini."

Ve Sylvia, Ted'i bir nevi kaybettiği babasının yerine de koymuştur, bunu Ted de gayet iyi bilmektedir. Siyah Palto adlı şiirde Hughes, bunu şöyle dile getirir:

"...
Fark edemedim bile
Merceklerini kısarken sen, nasıl
İçime giriverdiğini babanın."

Kumsal adlı şiirde, Sylvia'nın içinde bulunduğu koşullardan bunalışını dile getirir Hughes:


"Çırpınıyordun serbest kalmak için, Kasım ortasında

Göçmen bir yılan balığı gibi denize ihtiyacın vardı.
..."

Assian Wewill ile komşu olup tanışmalarını ve Sylvia'nın bu kadına karşı duyduğu gerginliği dile getirirken, ona aşık olduğunun itirafını da yapar Hughes Düş Görenler adlı şiirinde:


"Biz bulmadık o kadını- o bizi buldu

...
O anda benim içimdeki düş görücü de
Ona aşık oldu ve fark ettim hemen bunu"

Vantrilok adlı şiir ise, Sylvia ölmeden önceki akşam, beraber geçirdikleri geceye aittir. Evlerini ayıran çift, bir süre birbirlerini görmezler ve bu dönem Sylvia'nın en çok ürettiği dönem olur. Fakat, Ted'i seviyordur ve özlemiştir. Onu bir gece yanına çağırır, bir şeyler içer ve sohbet ederler. Niyeti, sevdiği adamla her şeye yeniden başlamaktır. Beraber olurlar, Ted de onu özlemiştir ve Assia'nın onda yarattığı etki sönmüştür. Ne var ki Assia hamile olduğu için ondan ayrılamaz ve bunu dile getirir o akşam. İşte, o gece Sylvia'nın son gecesi olur. Çünkü, seneler önce babasını kaybettiği gibi, bir akşam vakti ansızın babsının yerine koyduğu tek adam da onu terk etmiştir.


Ted Hughes, o son akşamı pişmanlık ve sevgi dolu şu dizelerle okuyucuya sunar:

"Kavrayıp birbirimizin gövdelerini
Devrildik oracıkta birlikte 
Karanlık yatak odasında kuklan uyandı,
Haykırdı bir kırbaç şiddetiyle.
...
Sen yatakta yatarken 
Dayandım kilitli kapıya
Kukla damda oturmuş haykırıyordu
Seni bırakıp kaçtığımı bir orospuya.
..."

Ölümden Sonra Hayat adlı şiirde ise oğulları Nicholas'a mama yedirirken, Sylvia'sız geçen günleri dile getirir:

" ...
Oğlunun gözleri Slav, Asyalı
Uzun kirpikli gözkapaklarıyla bizi şaşırtan
Ama sonra tam senin 
Gözlerine dönüşen o gözler
Islak birer mücevher oldular.
..."

Tüm kitabı baştan sona okuduğunuzda, Ted'in Sylvia'yı gerçekten de sevmiş olduğunu görüyoruz. Ancak, Plath'in içine düştüğü karamsarlık, kafasından kovamadığı hayaletleri aralarında belirgin bir çukuru inşa ediyordu. Ted'in ise başka kadınlarla olan diyalogları, ona deli gibi aşık olan Sylvia'yı git gide daha da beter bir çıkmaza sürüklüyordu. Ve Ted Hughes'ün en büyük pişmanlığı olan son ilişkisi, Sylvia'yı o çukura tamamen gömmüş oldu. Özellikle son geceleri için Hughes şunu söyler: " Onu yalnız bırakmamalıydım, bana ne kadar ihtiyacı olduğunu fark etmeliydim."


Kitabın son şiiri, Sylvia'nın en sevdiği renk olan Kırmızı adını taşıyor. Kırmızı çiçekleri ve kırmızı kalpler çizmeyi çok seven Sylvia'ya sesleniyor Ted Hughes:


"Kırmızının yüreğinde 

Saklanmıştın keskin beyazlıktan
Ama maviydi yitirdiğin mücevher."

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU

OCAK 2017
ISTANBUL.

9 Ocak 2017 Pazartesi

Hayat Işığım: The Light Between Oceans







Geçenlerde kar yağışı nedeniyle evde kalınca, ne izlesem diye internette gezinip durdum. Tarihi ve savaş dönemi filmlerine karşı ilgim olduğundan Hayat Işığım adlı film ilgimi çekti. Koydum bir fincan kahve ve başladım izlemeye...
Yönetmenliğini Derek Cianfrance'nin yaptığı ve başrollerinde Miachael Fassbender, Alicia Wikander  ve Rachel Weisz'ın paylaştığı 2016 yapımı bu dram türündeki film, oldukça etkileyiciydi.

Birinci Dünya Savaşı'nda Fransız cephesinde dört sene savaşan ve bunun sonucunda ağır travma geçiren Tom, kendi isteğiyle Avustralya'da ıssız bir adada deniz feneri bekçiliğine talip olur. Önce geçici olarak girdiği bu meslek, eski deniz feneri bekçisinin ölümüyle, kalıcı hale gelir. Bu arada kasabada evlerine misafirliğe gittiği ailenin kızı Isabel ile aralarında önce platonik daha sonrasında mektuplaşmalarla devam eden bir aşk başlar. 

Tom'un dışarıya kapalı olan iç dünyasını açtığı ve yeniden ''yaşamı hissetmeye'' başlamasını sağlayan Isabel, ıssız adada onunla doğa içinde yaşamaya dünden heveslidir. Aralarında saf bir sevgi yeşermiştir. Birkaç ay sonra kasabada sade bir törenle evlenip, adaya doğru yola çıkarlar.


Isabel'in hamileliğiyle gayet güzel günler geçirirlerken, bir gece fırtına patladığında Tom deniz fenerinde nöbetçidir. Sinirlerimin zıplayıp tavan yaptığı sahnelerden biri bu esnada gerçekleşir. Isabel'in erken doğum sancıları başlar, ne yapacağını bilmez bir halde, kanaması başlamışken, pencereye doğru koşar. Tom diye seslenmektedir ancak Tom, deniz fenerindeki odasında nöbette olduğundan hiç bir şey duyamaz- ki o da o esnada evlerinin penceresine bakmaktadır. Fırtınalı havada Isabel daha fazla dayanamayıp, deniz fenerinin merdivenlerini - rüzgarın sertliğinden zorlanarak- çıkıp demir kapıyı yumruklasa da , dışarının korkunç uğultusundan hiç bir şey duyamaz Tom. Ve ancak sabah nöbet bitimi kapıyı açtığında baygın karısını bulur. İlk bebekleri ölmüştür.

Kasabaya ve doktora gitmek istemeyen Isabel'n bu davranışı kanımca saçmaydı diyeceğim ama o dönem kadınları için düşük utanç verici bir olgu olduğundan- ki bunu da filmde dile getiriyor- belki anlayaışla karşılamak lazım.

Ve bir diğer gebelik de aynı şekilde, doğuma az kala erken sancılarla düşükle sonuçlanır. Psikolojisi tamamen alt üst olan Isabel, günlerini iki bebeğinin mezarı başında geçirirken, Tom sevdiği karısına elinden geleni yapmaktadır. O esnada, uzaklardan kıyoya doğru sürüklenen bir kayık görürler. Hemen sahile yardım için koşarlar. Kayıkta, ölmüş bir adam ile ağlayan bir bebek bulunmaktadır. Isabel bebeği alıp yıkar sarıp sarmalar, minik kıza gözü gibi bakar. Kasabaya inip olayı polise bildirmek için yola çıkan kocası Tom'u durdurur. Bu minik bebeğin onların olabileceğini, adamın zaten öldüğünü ve kimsenin bir şey bilmesine gerek olmadığını söyler. Üstelik kasabadakiler de onun hamileliğini bildiği ve birkaç ayda bir kasabaya indiklerinden herkesin buna inanacağı konusunda kocasını ikna eder. 

Tom, çok sevdiği karısını kıramaz ve Lucy adını verdikleri kızlarıyla mutluluk dolu beş sene geçirirler. Ta ki bir gün bebeğin vaftizi için indikleri kasabada, kilise bahçesinin mezarında Tom, ağlayan bir kadın görene kadar...

Kadının üzüntüsünden etkilenen Tom, kadının ardından mezar taşına bakar. Orada, Hannah'nın sevdiği kocası Frank ve bebekleri Grace'in adı yazmaktadır. Altındaki çarpıcı notta ise denizde kayboldukları belitilmiştir. İşte, o noktadan sonra Tom ile Isabel'in yaşamları eskisi gibi olmayacaktır.

Sonsuz bir sevgi ve bağlılık, dürüstlük, annelik kavramı ve sadakat üzerine kişiyi düşünmeye de sevk edecek dram dalında başarılı bir filmdi bence. Elbette kimi eksik yönleri de vardı fakat, benim kanımca pek çok filmin dikkatli bakıldığında eleştirlecek noktaları oluyor. Önemli olan bunlar az sayıdaysa, çok da takılmayıp, filmden keyif alabilmek. Bu filmde başroldeki Fassbender ile Wikander duygularını yansıtma konusunda gayet başarılı bir oyunculuk sergilemişler. Dönem filmlerinden de hoşlanıyorsanız, bu karlı günlerde Hayat Işığım'ı izlemenizi tavsiye ederim.

Burcu A. Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul 


8 Ocak 2017 Pazar

Herkesin Anladığı Tek Dil Sevgidir


“Herkesin anladığı tek dil sevgidir. Evet bu dilde okuyabiliyor, ama konuşamıyorum.”
Iris Murdoch

20. yüzyılın en yetenekli ve entelektüel kadın yazarları arasında yer alan Iris Murdoch, felsefe öğrenimi görmüş ve insan ahlakı, sevgi, iyilik ve mutluluk üzerine sorgulayıcı oyun ve romanlar  yazmıştır.

Kelimelere aşık ve sözcüklerin gücüne inanan Murdoch, 1978 yılında Booker ödülünü aldıktan sonra yüzyılın dil dâhisi olarak da nitelendirilmiştir.

Fantazinin imgelemeyi  söndürdüğünü, sanatın ise pornografinin başladığı noktada öldüğünü belirten İris Murdoch, 1999 yılında Alzheimer hastalığından ölene dek, tüm yaşamı boyunca pek çok seminer vermiş, 26 roman, 5 oyun, 5 felsefe ve bir adet toplu şiirler kitabı üretmiştir.

Klasik edebiyat diploması aldıktan sonra siyasi olarak aktif bir dönem yaşadı. Komünist partiye üye olup, siyasete ilişkin yaşadığı hayal kırıklıklarından dolayı partiden ayrıldı.

Yaşamındaki önemli dönüm noktalarından birisi de 1940larda Sartre ve Simone de Beauvoir ile tanışması olmuştur. Zira, dönemin en ünlü iki aşık ve yazarı, İris’in felsefeye yönelmesine ön ayak olmuştur ve doktorasını bu alanda yapmıştır.
İris, özgür ruhu ve kendine has ahlak anlayışı ile pek çok ilişkinin içine girmiş ve fırtınalı aşklar yaşamışsa da, sevgiye dair inancı ve bu konu üzerinde sorgulayıp yazması, onun kendi içine hapsettiği duygusal tarafını da bizlere sunmaktadır.

1956 yılında tanıştığı John Bayley ile aynı yıl içinde evlenmesi, bohem çevresinde epeyce bir şaşkınlığa neden olmuştur. Uçarı ve sınırları olmayan bir kadın ile nispeten daha tutucu ve hayata kendi sınırları dahilinde bakan bir adamın birlikteliğinden pek çok kişi medet ummasada, Murdoch ölene kadar birliktelikleri devam eder.

Edebiyat profesörü olan Bayley’in anılarından yola çıkarak beyazperdeye aktarılan “İris” adlı filmde, yaşamını kelimelere ve yaratım sürecine adayan bir kadın ve onun beyninde yatan gizil dünyaya her daim biraz yabancı kalan kocasının iniş ve çıkışlarını net bir şekilde görürüz.

Gençliğini Kate Winslet, yaşlılığını ise Judi Dench’in canlandırdığı film, kimi vakit göz dolduracak kadar etkileyici replikler ve sahnelere sahip. Kırk yıl boyunca yüzyılın en edebi aşkı olarak anılan bu birliktelikte,  Bayley’in fedakarlıkları ve en başından beri kendisini sevdiği kadının zihninden uzak hissetmesi filmin ana temalarından biri. “Yine kaçıp gitmeye mi kalkıyorsun kedicik?” diye sitem eden Bayley’in bağlılık ve anlayışına mı içleneceksiniz, yoksa “ Sözcükler benim için kutsaldır” diyen ve filmin başından sonuna kadar kendi dimağının surlarında imgeler ile dolanan bir kadına hayranlık mı duyacaksınız, bilemem. Ancak, Murdoch’un karakterini algılayabilmek adına izlenilmesi gereken bir yapıt olduğunu söyleyebilirim.

Varoluşçu felsefeye olan ilgisi romanlarına da yansıyan Murdoch, karakterlerinde yaşamla uyumsuz , sanatçı ruhlu ve çevresiyle anlaşamayan kişileri yazmıştır. En ünlü yapıtları arasında “Çan”, “Kesik Bir Baş” ve “Deniz, Deniz” yer almaktadır.
İrlanda’lı bir göçebe ruh, çağının önünde giden yarı deli bir bilge ve kelimelerin sihirbazı olan avare ruhlu bir kadın…

Belki de İris’i en iyi betimleyen cümle, yaşamının çoğunu paylaştığı Bayley’den yapılan şu alıntıdır:
“ Iris’in zihninde birden çok hayat var, gizli bir dünya var orada. Ama, ben o gizli dünyayı bilen tek kişiyim, hiç giremesem bile. Onunla olmak, bilinmeyen ve gizemli bir dünyada kaybolan ama hep geri dönen bir kadını sevmek, peri masalı gibi bir şey.”

Burcu Aşçı Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul


7 Ocak 2017 Cumartesi

Tüket-me ! Yaşam'ı Seç !



Dünya, gittikçe sömürünün sinsi ve cafcaflı bir şekilde ilerlediği, kapitalizmin dişli çarklarının bireyi metalaştırdığı ve her şeye rağmen mutlu olamayan ruhların gölgeli dolandığı bir kaotik süreçte geziniyor.

Siyasi ve ekonomik açıklamalar yapmayacağım zira konu oldukça detaylı ve içiçe parametrelerden oluşuyor. Ancaki en basit anlatımıyla, başlığı atışımdaki gibi keskin bir tavırla '' tüket-me ! '' diyorum ey dünyadaşlarım.

Medyada yer almasa da- hangi medya özgür kaldı ki sorusu bizi bambaşka bir yazıya götürür- dünya kıtlık ve yokluğun sınırına adım adım yaklaşıyor. Siyasetin dünya genelinde bu denli ince ipliklere bağlı olması ve devletlerin giderek bloklaşması, bir savaşın habercisi gibi. Çünkü tarihe baktığınızda ne vakit ekonomi kötüye gitmiştir, işte o vakit savaş patlak vermiştir. 

Ülkemizin durumuna değinmiyorum bile. Hata üzerine hata yapılıp, ağaçlanıp zeytinlik dolacağımıza gittikçe betonlaşıyoruz. En nihayetinde beton yiyin diye bir söylem gelmez umarım, bir vakitlerin Marie Antoinette'na atıfta bulunarak.

Umutsuzluk ile hayal kurmanın arası uçurum dolu telinde cambazlık yapan insanlarımız ise, '' elimden ne gelir ki?'' hıçkırıkları arasında, biraz timsah gözyaşı ile var olan çarka sunturlu küfürler etseler de, çarkın kendisiyle uyum içinde yaşamaya devam ediyorlar.

Unutmayın ! Bir insan tüm hayatı değiştirebilir. Bir gecede olmasa da...

Yapılabilecek en basit şeyi söylüyorum: Tüketmeyin !

Bundan kastım hiç bir şey almayın değil. Elbette hayatta kalmak ve yaşamı sürdürebilmek adına harcamalarımız oluyor ve olacak da. Kira, fatura, yol parası en elzemleri. Mutfak masrafımız geliyor sonrasında. Bu konuda da birkaç ipucu vermek isterim. Semt pazarlarına gidin. Ben evliliğimden beri semt pazarlarına gidiyorum. Birincisi, çok güzel ürünler oluyor, ikincisi uygun fiyat ve sonuncusu ise keyifli bir gezme vakti oluyor bana. En taze sebze ve meyveleri marketlerin yarı fiyatına alabiliyorsunuz. Ben haftalık mutfak alışverişimi böyle yapıyorum. Marketlerden ise baklagil  ya da temizlik malzemelerimi alıyorum. Onların da haftada bir gün indirim günleri var. Bu noktada sorun şurda başlıyor, iki kuruş ya da iki lira indirim için çabalamama güdüsü...Oysa ki tüm ay boyunca o kuruşlar ve liralar biriktiğinde inanın bana azımsanmayacak bir meblağ tutuyor.

Dışarıda yeme ve içme konusuna gelirsek. Eskiden iş çıkışı bile illa ki bir yerlerde kahve- çay içer ya da her haftasonu dışarıda kahvaltı ya da rakı içmeye giderdik. Şu anlattıklarım bile apayrı bir bütçe çıakrıyor ortaya. Halbuki, kahvenin en güzelini evinizde yapıp içebilir, içkinizi evinize alıp ( inanın daha uygun fiyata geliyor ) mezenizi sağlıklı bir şekilde evde yapıp yiyebilirsiniz. Elbette, özel günlerde ya da arada bir dışarıya çıkabilirsiniz. 

Bir diğer noktada ise özellikle kadınlara sesleniyorum çünkü kapitalist sistemin tüketim canavarının hedef kitlesi daima kadınlar olmuştur. Kadın, doğası gereği renkli şeylere, cafcaf ve güzelliğe daha düşkündür. Bunda bir sorun yok aslında, bakımlı olmak ve güzel giyinmek elbette hoş bir şey. Ancak, sistem kadına daima, ne yaparsa yapsın '' eksik '' olduğunu senelerdirbaşarılı bir şekilde empoze etti. Bu uğurda kozmetikten tutun da giyim sektörüne kadar kadınlar top atışına maruz kaldı. İnanın bana tüketim sektörünün çok büyük bir bölümü daha güzel daha hoş olmak isteyen kadınlar tarafından döndürülüyor. 

Sorarım size, bilmem ne markanın indiriminde yer alan yüz liralık kazağa gerçekten ihtiyacınız var mı? Ya da daha da basite indirgeyeyim. Evde beş şişe ojeniz duruyorken, bir lira yirmi beş kuruş diye o ojeyi almak zorunda mısınız ? Sırf, bilmem kim ünlü yüzüne sürüyor diye binlerce lira bir kreme verip '' akıl dışı bir ruh haliyle '' o kremden gençlik iksiri mi bekliyorsunuz ?

Telefonunuz gayet iyi durumda ve çalışıp işinizi görüyorsa, neden daha bir senesi yeni dolmuşken diğer bir modelin peşine düşüyorsunuz ? Malum bir markanın ( farkındaysanız her sene bir üst düzey model çıkarıyor ki siz de diğerini bırakıp en az iki bin liranızı bayılın diye ) telefonunu hemencecik alınca daha zengin mi oluyorsunuz ya da kendinizi daha mı önemli hissediyorsunuz? Size acı gerçeği en açık dille söyleyeceğim: Daha özel değil, daha keriz oluyorsunuz, tam da sistemin olmanızı istediği sevimli ve para harcayan kuklalar misali...

Yukarıda saydığım birkaç maddeyi bile bir ay boyunca yerine getirseniz, elinize nasıl para kaldığını fark edeceksiniz. Tamam, zaten kısıtlı bir maaşınız varsa- ki memlekette ekonomi berbat- bir anda kenarda biriken banknotlarınız olmayacak. Ama en kötü ihtimalle inanın bana iki yüz liranız cepte duracak. 

Ve şimdi, pek çok bireyin aynı şekilde davrandığını düşünün. Rengarenk ve her daim yıldızlı bir yaşam sunan kapitalist dünyanın vitrinleri aşağı inecektir...Zamanla...Bu rüzgar, tüketim canavarının başına inanılmaz bir ağrı gibi yerleşecektir. İşte, o noktada dünyada değişimin ayak sesleri duyulacaktır.

Kısacası, ya tüketerek tükenirsiniz ya da tüketmeyerek farklı bir yaşam üretirsiniz.

Tercihinizi aydınlık bir gelecekten kullanmanız dileğimle...

Burcu A. Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul 

6 Ocak 2017 Cuma

Çekiliş : Kitapseverler Buraya


Merhaba,
Yeni yılın ilk çekilişiyle karşınızdayım :)

Kitap sevgimi bilen bilir ve dileğim pek çok insanın da kitaplar ile dolu bir hayatının olması...
Kimi vakit kitap fiyatlarından dem vurup okuma aralığımızı açtıkça açıyoruz ki inanın bir öğretmen olarak ben de bu durumdan bazen muzdarip olabiliyorum. ( maaşlarımız ve geçim derdi malumunuz)
Ancak, her şeye rağmen en büyük lüksüm kitaplarım ve daima kitapevlerini arşınlarım. 
Bir de belirtmek isterim ki, inanın yaza veya şairler çok da fazla kazanamıyorlar. Belli bir yüzde ile çalışıyorlar her kitap üzerinden. Biliyorum, çünkü iki sene önce ben de kitabı yayınlanan bir şairim.

Kadıköy ve Taksim'de dolanırken  sahaflarda da uygun fiyata çok hoş kitaplarla karşılaşıyorum ve hiç fırsatını kaçırmadan alıyorum.
Yıllar içinde o denli kitap biriktirdim ki şaka yapmıyorum çok rahat bir sahaf açarım :)

Ve bir gün aklıma geliverdi. Bunca kitap içinde, elbette vazgeçemediğim dünya klasiklerim ve başucu kitaplarım hariç, okuyup da bir daha geri dönmeyeceğim kitapları başka kitapseverler ile paylaşma kararı aldım. 

Yok, çekilişlerimde genelde hep gidip sıfırdan kitap alırım ya da kimi yayınevleri- sağ olsunlar- birkaç kitap yollayıp sponsor olurlar. Önceki yıllarda düzenlediğim çekilişlerde Elma ve Goa Yayınları bir iki kere sponsor olmuşlardı.

Bu senenin ilk çekilişinde, benim okuyup da pek beğendiğim iki kitabı sizlerle paylaşıyorum.
İlki, Ahmet Telli'nin Yangın Yılları adlı şiir kitabı. Bu, şiirsever okurlarıma içten bir armağanımdır :)

Diğeri ise 2006 yılında En İyi Kitap Ödülü'nü alan Alice Munro'nun kaleminden çıkma '' Kaçak ''
Heyecanı kaçmasın diye roman hakkında pek bir açıklama yapmayacağım. Size arka kapaktan 5alıntı vereyim:

'' Üç öykü Juliet adlı bir kadın üzerine, birinci öyküde Juliet bir kız okulunda öğretmenlikten yabanıl ve karşı konulmaz bir aşk oyununa kaçıyor; ikincide, bebeğiyle anne babasının evine geri dönüyor, ve sonuncusunda, dini bir tarikat tarafından beyninin yıkandığını düşündüğü kızı cevapsız ve derin bir sesszlikle ortadan kayboluyor. ''

Yeni yılda hep birlikte olmak dileğiyle...

Çekilişe katılma koşulları ise:
- Blog'un izleyicisi oluyorsunuz.
- Sağ üst tarafta yer alan Twitter adresinin takipçisi oluyorsunuz. Ve bu çekiliş postunu blog/ twitter/ instagram/ facebook gibi sosyal medyanızda paylaşıyorsunuz.
- Elbette bu post'un altına katıldığınıza dair yorum bırakıyorsunuz.

KARGO ÜCRETSİZDİR !
SON KATILIM : 24 OCAK 2017 

Burcu A. Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul 

5 Ocak 2017 Perşembe

Köşede Kalanların Hikayeleri: Şikeste



Yeni yılın ilk kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Sel Yayıncılık'tan çıkan Şikeste, Türker Ayyıldız'ın ikinci hikaye kitabıymış. Mış dedim zira yazar ile ilk karşılaşmam Şikeste ile oldu. Sel yayıncılık'ın hikaye kitaplarını sevdiğim için, yılbaşı alışverişlerimden birinde hakkımı Ayyıldız'dan yana kullandım.

Kenarda kalanların, es geçtiğimiz sokakların ve günümüz polülaritesine bulaşmamış yaşamların kahramanlarını yazmış Ayyıldız. 

Salak Ahmet Tesisleri'nde babasının karşı çıkmasına karşın kasabada birahane açan Ahmet amcanın başına gelenlere kahkaka mı atsam üzülsem mi bilemedim. 
Güvercin sevdalısı İdris'in masumaneliği öyle etkileyiciydi ki, menapoza girmekte olan ve farkına varamayan ancak daha pek çok sorunu olan karısı Safiye'yi bir kaşık suda boğasım geldi. Hele ki o güvercin kümesinin kapısını açtığında, İdris adına gözlerim buğulandı.
İğne İzi, gösterdi ki bir insan bir şeyi yapmaya karar vermişse, ufacık bir şeyi bahane yeter de artar bile. Ne paylaşılan seneler ne de ortak zamandan birikenler mühim olmazmış.
Eski Bir Yara, bir önceki sene oturduğum evimin mekanlarında geçtiğinden ve avcumun içi gibi bildiğim yollardan satır araları yaptığından, hemen kanımın ısındığı bir öyküydü. Sonunda ise, yumru gibi oturdu kelimeler yüreğime.

Zifir ve Kırlangıç Meselesi gibi soyuta kaçan hikayeler de kaleme almış yazarımız. Algı ve kişilerin içiçe geçtiği, kekremsi birer tad bırakarak dağılıyorlar usumuzda.

Demem o ki, Türker Ayyıldız, günümüz edebiyatında kanımca başarılı hikaye yazarlarından birisi. Okuduğum satırlarda hisler aynadan çarpıp gelen huzmeler gibiydi. İliklerime kadar hissettiğim hüzün ve yalnızlık, aslında yurdum insanının da bir yanında asılı durmuyor mu ? Bir yanımız hep köşede kalıp varlığı fark edilmeyen kahramanlar gibi değil mi? 

Bir sonraki kitap alışverişimde yazarın ilk öykü kitabı olan ve 2011 yılında Orhan Kemal Öykü Yarışması'nda kendisine birincilik getiren Vapurlar'a Küsmek'i almayı düşünüyorum.

Bu arada, internette yazar hakkında araştırma yaparken kendisinin yazın hayatına şiir ile başladığını öğrendim. Birkaç şiirimi okudum ve kanımca öykü yazarlığında çok daha başarılı kendisi. Şiirlerinde de hafiften bir öykü havası hissetmek mümkün.

Yolunuz kitapçılara düşerse, Şikeste sizleri bekler, size unutulan sizi anlatmak için...

BURCU A, GÖZOĞLU
OCAK 2017
ISTANBUL 



Kelam Damlası: Şabat



Kutsal Kitap'ın Yaratılış bölümüne bakacak olursanız, Tanrı dünyayı altı günde yarattıktan sonra, yedinci gün yapmakta olduğu işi bırakıp dinlenmiştir. Ve yedinci günün kutsandığını, dinlenmeye ayırdığı belirtilir. İşte Yahudi takviminde Cumartesi'ye denk gelen bu güne Şabat adı verilir.


Yalnız, yukarıda bahsettiğim metni "dinsel ve şekilci" seviyede ele alırsak, elbette pek çok soru da beraberinde gelir. "Tanrı insan mı ki yoruldu ve dinlendi?", " Tanrı'nın dinlenme ihtiyacı varsa bu noksanlığını gösterir.", "Eğer noksan bir varlık ise neden ona tapınıp inanayım ki?" vb. Bu soruları daha da çoğaltabiliriz.


Ne var ki, mana ilmi açısından bakıldığında, bu satırlardaki anlam öylesine derindir ki, hepimizin belki de farkında olmadan günlük yaşamımızda yaptığımız- ya da çoğu vakit uygulamaya koyamadığımız bir gerçekliği içinde barındırır.


Günler veya haftalar boyunca bir takım şeyler için çabalar dururuz, hedefimize kitlenip ilerleriz. Peki sonrasında ne yaparız? Bir an dururuz. Durup şöyle bir geriye bakarız...Tüm yapılan ve yaşananları gözden geçiririz... Bir nevi olayların/ izlenimlerin bizdeki değerlendirmesidir bu...İşte bu bizim "şabat"ımızdır.


Örneğin bir haftanızı ele alalım. Cuma gününe yetiştirmekte olacağınız bir projeniz var. Tüm hafta koşturma içinde geçti, evrak hazırladınız, mesai arkadaşlarınızla tartışmalar yaşadınız, patronunuzla görüştünüz, firmalarla toplantılar düzenlediniz ve projeniz tamamlandı. Eve geldiniz, bir kadeh içki veya bir fincan çay koyup koltuğunuza uzandınız...Ve...Tüm bir hafta gözünüzün önünden geçti...Konuşmalardaki mimikleriniz, ortağınızın size söyledikleri, bu esnada ailenizle olan gerginlikleriniz...Hepsini gözden geçirdiniz, geriye doğru saran bir film şeridi gibi...Şabat yaptınız...Yaptıklarınızın iyi olduğunu gördünüz ve/veya hatalı olduğunuz anları keşfedip birer ders çıkardınız...


Ruhsal şabat'ınızı tamamladınız...


Sadece materyal yaşamla ilgili değil, ruhsal yaşamınızla ilgili her konuda her bir ıslahınızdan sonra da şabat ilan edilir.

Çabuk öfkelenen bir yapınız var diyelim...Geçmiş izlenimleriniz yani reşimotlarınızı kazımaya başlıyorsunuz...Belki de baskıcı bir anneniz vardı...İçinizde o yıllara yolculuğu başlatıp, manayı çalıştıkça, ve özbeninize giydirilen her bir kabuğu kırdıkça, duruyorsunuz ve geldiğiniz yeni seviyeden bir önceki seviyenize bakıyorsunuz. İşte şabat anınız...


Bu manadan bakıldığında, Tanrı'nın bize vermek istediği mesajı daha iyi algılayabiliyoruz...Muhteşem kainat yaratıldı ve bakıldı ki her şey iyiydi...O bakma anı, yani şabat, hepimizin yaşamlarında var olmalıdır...

Ve en önemlisi ise şabat'ınızda reşimotlarınızı yani edinimlerinizi gözden geçirip hayatınıza ışığı çekmektir.


Burcu A. Gözoğlu 
Ocak 2017
Istanbul 

4 Ocak 2017 Çarşamba

Gece Dansları / Night Dances



GECE DANSLARI

Bir gülüş düştü çimene
Geri alınamaz !

Ve nasıl kaybedecek kendilerini
Gece dansları? Matematikte mi?

Saf sıçrayışlar ve sarmallar-
Elbette dolaşırlar

Sonsuza dek dünyayı, büsbütün
Yoksun oturmam güzellikten, senin o

Kısa soluğunun hediyesinden,  ıslatılmış çimenden
Uykularının kokusundan, zambaklardan, ah zambaklardan

Şehvetleri aidiyet yoksunu
Egonun soğuk kıvrımları, Afrika zambağı

Ve kaplan süsler kendini-
Benekler, ve dağılan sıcak taç yaprakları.

Kuyrukluyıldızın
Geçecek öyle bir uzayı var ki,


Öylesine kayıtsız ve unutkan.
Bu nedenle dökülür mimiklerin pul pul

Ilık ve insancıl, ardından kanayıp soyulur
Pembe ışıkları

Cennetin kara bilinç kaybı arasından
Neden verildi bana

Bu lambalar, bu gezegenler?
Düşüyorlar dilek gibi, kıvılcım gibi

Altı köşeli ve beyaz
Gözlerime, dudaklarıma, saçlarıma

Dokunuyor ve eriyorlar
Hiçlikte.

Sylvia Plath
Çeviri: Burcu Aşçı Gözoğlu




Paralel Yaşamlar: Eylül'ün Seçimi



Zehra Tezvaran'ın okuduğum ilk kitabı oldu Eylül'ün Seçimi. Üniversiteden arkadaşım Demet ile birbirimize kitap yollarız ve bu sebepten elimizde birbirimizin kitap listeleri bulunur. İlk olarak ismi dikkatimi çekmişti. Kitap zevklerimiz büyük ölçüde benzeştiğinden, Demet kargoya bu romanı da dahil edivermiş. İyi de yapmış diyorum, biten güzel bir kitabın ardından keyif kahvemi yudumlarken.

Kitap, Eylül adında otuz dört yaşında bir kadının, beş farklı erkekle beş farklı yaşamını anlatıyor. Eüer seçimlerimiz farklı olsaydı, yaşantımız hangi yönde akardı sorusunun cevabını, yazarımız, farklı senaryoları önümüze sererek göstermek istemiş.

Örneğin, eğer tıp fakültesini kazanmış olsaydı Atıf ile olan evliliği ve bunun nihayetinde çok istediği bebeğini aldıracağı, derin yaraların aralarında açılacağı bir yaşama yelken açacaktı. Ya da tıp fakültesinden sonra hemen yurtdışına gitseydi, Cambridge'te asistan olacak ve duyarlı, sevecen ancak farklı kültürden gelen Steven ile evli olacaktı. Kimbilir belki de üniversite de diğer tercihi olan İşletmeyi our ancak lise aşkıyla dünya evine girip iki çocuk annesi olarak ev hanımlığı ile ömrünü çalışmamanın pişmanlığıyla geçirecekti. Ya da yine okuduğu işletme bölümünden üst düzey bir şirket çalışanına yükselen yolunda üniversite aşkı Yusuf ile evlenip bir kız çocuğu annesi olacaktı. Yusuf'un yalnızlık isteğiyle çelişen duyguları sonucu kendilerini aile terapistinde bulacaklardı. Kimbilir, eğer tıp fakültesinden sonra doğu görevini yapmış olmayı seçseydi, Kürt kökenli iyiliksever doktor ve yazar Bünyamin ile Harran 'ın taş evlerinden birinde sevgi içinde yaşayacaktı.

Kısacası, Tezvaran bizleri biraz da sorgulamaya yöneltiyor. Hayat dediğimiz seçimlerimizden ibaret mi? Eğer öyleyse, paralel hayatlarımız nasıl olurdu ? Bir insandan bir kader değil birkaç kader birden çıkabilmesi elindeyse, kader dediğimiz bizim kavşaklarda aldığımız mühim kararlardan mı oluşuyor ?

Bir çırpıda okuyacağınız bu sürükleyici romandan sonra sizler de kendi pararel yaşamlarınızı düşünebilirsiniz.

Ancak, şunu da belirtmeden geçmeyeceğim. Meraklanmayın, bir karar sonucunda başka bir peri masalını kaçırmış olmuyorsunuz. Çünkü, romanda yer alan beş hayatın da kendine has zorlukları var. Yani, pişmanlık duyacak bir prenses öyküsü ile mutlu yaşam formülü yok. Zaten, yaşamın kendisi tüm zıtlıkların bir arada olduğu zaman formatı değil mi? O halde, seçimlerimizin öneminin idrakında olduğumuz ama yine de içerisinde bulunduğumuz an'ın da kıymetini bildiğimiz bir bakış açımız olsun.

Sevgiler...

BURCU A. GÖZOĞLU
OCAK 2017
ISTANBUL

28 Aralık 2016 Çarşamba

Kuşlarla Kendine Doğru Bir Yolculuk



Kuş Kadın, genç Macar yazarlardan Finy Petra'nın okuduğum ilk kitabı idi ve diyebilirim ki, son zamanlarda bu denli etkileyici bir kitap okumamıştım. 

İntihar eden annesinin izini süren bir genç kadın... Öfke ve özlem karmaşası duygularla, annesinin geçmişine yolculuk yaparken, aslında kendinden ne denli uzağa düşmüş olduğunu anlıyor.

Ortalama bir yaşamın toplumca kabul gören standartlarında günlerini tüketirken, şehrin içindeki sese ters düştüğünü anlar. Annesinin çocukluğu ve ilk gençlik yıllarını dinlerken, fark eder ki doğa onu çağırıyor. Çünkü, içinde vahşi, gem vurulmayan ve özgür bir yan var-senelerce bastırdığı. Anlıyor ki o inkar ettiği kişi annesi değil, kendi benliği...

Kuşbilimci olan annesinin yürüdüğü yolları arşınlayıp, onu tanıyan yakınlarıyla sohbet ederken, tıpkı annesi gibi kuşların öncülüğünde azar azar tabiatın nefesine karışıyor. Gerçek benliğiyle birlikte gerçek sebgiyi de keşfettiği bu süreçte annesini affedip imgesiyle ve hayalleriyle barışıyor.

Kitapta sadece anne kız ilişkisi değil, çok daha derin psikolojik ve toplumsal gerçekler yer alıyor. Hepimiz, anne ve babamızın psikolojisinden etkilenip ona göre kendi bilinçaltımızı oluşturmuyor muyuz? O bilinçaltı ki, bizlerin yaşamının geri kalanında büyük rol oynuyor. Ve aynı şekilde, gelişen hatta gelişemeyip yerleşen kalıplarımızla bizler de kendi çocuklarımızın yaşamlarına iyi veya kötü izler bırakmıyor muyuz, daima bir sonraki nesle yadigar kalan ?

Bir ebeveyni veya başkasını yargılamak, aslında eninde sonunda kendimizi yargılamaya da varmaz mı? Herkesin koşul ve seçimleri farklıysa, bunun neticesinde suçlu dediğimiz kim ya da var mı öyle birisi ? Bir başka açıdan bakarsak da herşeyi koşullara mal edip sorumlulupu dışsal etkilere yüklemek ne kadar doğru olabilir? Ebeveynler kan bağı var diye sevilmek zorunda mıdır ya da aynı şekilde onlar bizi sevmek zorunda mı? Dahası, sevgi demişken, herkesin sevgi anlayışı ile sevme tarzı bir diğerinden o denli farklı ki...

Finy Petra, Macaristan doğasının içinde sizi kendi doğanıza doğru bir yolculuğa davet ediyor...Bence, yaşama kısa bir mola verip bu ruhsal gezintide dolanın derim.

BURCU A. GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 




27 Aralık 2016 Salı

Sürgün ve Hüzün



Alice Taşcıyan'ın annesinin günlüklerini derlediği '' Bağrıma Taş Bastım'' adlı kitap, okurken sizleri yoracak ve ağlatacak. Hatta çabuk okumakla övünen benim gibi bir kitap kurdu bile, günlerce ilk yirmi sayfadan öteye gidemedi çünkü yaşananları ve o sahneleri sindirmem oldukça güç oldu.
Varvar'ın Fransa'da tuttuğu gerçek günlüklerinin değiştirilmeden aktarılmasıyla ortaya çıkan bu kitapta, gerek bir tarihe tanıklık edecek gerekse yaşamda zor koşullarda bile mücadele etmekten vazgeçmemeyi öğreneceksiniz.

Varvar, Anadolu'da Sebaste ( Sivas) yakınlarında ki Ulaş adlı köyde dünyaya gelen minik bir kızdır. Bu köyün tarihi adı ise Küçük Ermenistan'dır.

Köyünde geçirdiği mutlu dolu çocukluk yıllarını anlatarak başladığı sayfalar, bir anda tarihin en trajik ve acı dolu ağıtına dönüşür. Önce babası katledilir, ardından kadınlar kafile olarak sürgün yoluna çıkarılır. Yaşı on beşten büyük olan Ermeni çocukları ayıklanırken kadınlar kazılan çukurlara anlam veremez. Nihayetinde, evlatlarının vurularak mezarları yerine geçecek olan o çukurlara dolduruluşlarını izleyen anaların feryadını yırtar gökyüzünü... Ben diyorum ki bu topraklarda öyle ah'lar var ki bir türlü düzlüğe çıkamama nedenlerindendir.

Varvar'ın Fransa'da tuttuğu gerçek günlüklerinin değiştirilmeden aktarılmasıyla ortaya çıkan bu kitapta, gerek bir tarihe tanıklık edecek gerekse yaşamda zor koşullarda bile mücadele etmekten vazgeçmemeyi öğreneceksiniz.

Yetimhanede kendisine verilen sade bir yatak, bitlenilmesin diye kesilen kısacık saçlarının üzüntüsünü dağıtır. Düşünsenize, tek bir sade yatak, bir insan için dünyanın en değerli hazinesi oluverir.

Oradan Yunan adaları, derken Fransa'ya yol alan sürgünlüğünde beş yaşındaki Varvar on yedilerinde genç kız olur. Katledilen ve kaybolan ailesinden ablası kurduğu yeni ailesi ve bebekleriyle oradadır. Alfortville denilen semt, Fransa'da bugün bile Armenville olarak anılmaktadır. Çünkü pek çok sürgün yolundaki ya da kılıç artığı diye tabir edilen Ermeni orada kendilerine bir banliyö kurup hayata tutunmaya başlamıştır. Ve ilk yaptıkları sokaklarına çiçek isimleri vermek olur. Zambak Sokağı ve Menekşe Sokağı gibi isimler bile savaşla uzaktan bile alakası olmayan bu üretken ve zanaatkar halkı betimlemeye yetiyor bence. 

Hayata tutunmak demişken, öyle zor şartlarda, karın tokluğuna günde on sekiz saate varan çalışma koşullarıyla, bir insanın dayanabileceğinden pek fazlasına göğüs geriyorlar. Ablası evlerinin bir odasını kiraya verir ve Asadur orada karşısına çıkar. Fark ederler ki aynı yetimhanede bir duvar tarafından ayrılan ayrı bölümlerde ilk gençliklerini geçirmişlerdir. Ablasının da aralarını bulmasıyla bu iki yetim Ermeni, evlenerek kendi yuvalarını kurarlar. Ha bu arada yuva dediysem, ablalarının evindeki bir yatak ve bir masanın sığdığı odadan bahsediyorum. Gazla çalışan minicik bir de ocakları var, üzerinde fasulye ya da bakliyat pişirdikleri. Düşündüm de bizler modern dünyanın arsızları olarak hep daha fazlasını isterken ve elimizdekiler ile yetinmeyip saçma mutsuzluklar yaşarken veyahut sistemin bize dayatması olan hayatlara özenip kendimizi yetersiz hissederken, onlar için minik bir oda yuva olabiliyor ve sonrasında da başka bir banliyöde birinci kat bir eve- rutubetsiz olduğu için- taşınarak sevinç içinde yaşayabiliyorlar. Hiç bir lüksleri yok, Asadur Citroen  fabrikasında püskürtmeli makineyle araba cilalıyor sağlığı için hayli tehlikeli bu işi yapıyor uzun süre, Varvar ise bir Yahudi'den terzilik öğreniyor. En nihayetinde Asadur hasta oluyor ( zaten o tehlikeli işlerde de hep Ermenileri ya da göçmenleri çalıştırıyorlar) ve midesinin yarısını alıyorlar. Altı ay kadar çalışamıyor ama evde boş durmayıp karısından terzilik öğreniyor.

Bu arada ilk bebeklerini birkaç aylıkken kaybediyorlar ve şu cümleleri hayli dokunaklı : '' Gömebildiğimiz ilk aile bireyimizdi.''

Ardından üç bebeği daha oluyor, iki erkek ve bir kız...1939'da patlak veren ikinci dünya savaşı, Nazilerin katledilmesi onlar için daha da korkutucu oluyor zira geçmişin tekerrürünü yaşayacakları tedirginliği ile yılları geçiriyorlar.

Daha da yazardım ancak kitabın neredeyse her sayfası altı çizimlik olduğundan gerisini siz okuyucuya bırakıyorum.

Varvar'ın bizlere hayat dersi olacak ve oturup düşünmemizi sağlayacak pek çok satırı var.

Örneğin şuna bir bakın. '' Çalışmayı bırakmıştım, çocuklarımı parka götürüyordum. Çok fakirdik ama mutluydum.  Mutluluğun bu yaşadığım olduğuna inanıyordum ve bana verdikleri için Tanrı'ya şükrediyordum.''

Bağrıma Taş Bastım, sadece bir halkın öyküsü değil, bir hayatta kalma kitabı... Sürgün ile hüznün yaşam boyu içiçe geçtiği bir gençlikten bir yaşam yaratma mücadelesi...Değerlerimize sahip çıkmayı, küçük şeylerle mutlu olmayı ve şükretmeyi hatırlatan yaşamın acısının içinde mutlu anları yakalamanın bize bağlı olduğunu anımsatan bir başucu romanı. 

Varvar... Ermenice'de Işıldayan demek... Umarım gittiğin yerde sevdiklerinle huzurlu bir şekilde ışıldıyorsundur...

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 

26 Aralık 2016 Pazartesi

Merry Christmas

Yılın en sevdiğim ayı, çocukluğumdan beri Aralık ayıdır. Hem doğumgünüm, hem noel ve yılbaşı telaşı hem de hediyeleşmenin heyecanlı bekleyişi...

Benim yetiştiğim aile ve okulda insanları din ve ırklarına göre ayırmak ayıptı. Biz ortaokul ve lisede Ermeni ve Yahudi arkadaşlarımızla beraber okuduk ve hiç bir zaman aramızda dini bir nedenden ötürü sorun çıkmadı. Düşünüyorum da ne güzel bir nesilmişiz. Birbirine gerçekten dost olabilen, karşısındakinin nereli olduğuyla değil fakat beyni ve kalbi ile ilgilenen son duygusal nesildik sanırım.

Bizler, kolejdeyken hem Fısıh Bayramını kutlar hem Noel'e katılır hem de Şeker Bayramı'nda bir arada olurduk. Kimseler sizi kalkıp da neden Noel kutlamasına gittin diye suçlamazdı.

Komşularımız Ermeni ve Rumdu. Ama bunun bile seneler sonra farkına vardık. Misal, dedemlerin alt kat komşusu Can amca vardı, vefat ettiğin gün acile o zamanlar nişanlı olduğum eşimle biz kaldırdık ve vefat haberinde eşi Aynur teyzenin yanında biz vardık. Düşünebiliyor musunuz, ben o gün Can amcanın Rum olduğunu öğrendim. Ne güzel komşuluklar yaşadık biz, şimdi bakıyorum da herkes faşişt bir rüzgara kapılıp birbirinin kimliğiyle ilgilenir olmuş. İnsanlığın o güzel renklerini kaybetmeye başlamış memleketim...

Eşim Ermeni ve dini bayramlarda benim ailemin bayramını kutlar, yemeğe katılır. Noel ve Paskalya'da da benim ailem daima onu arayıp tebrik eder. Biz, dedemden bu sevgi yaklaşımıyla yetiştiğimiz için, annem ve anneannemin tutumu da aynı doğrultuda. Üstelik, Ermeniler'in aileye, evine ve kadınına olan düşkünlüğü, hafitften tutucu yanlarının olmasına karşın eğitim ve dünyaya bakışlarında modern düşünmeleri takdire şayan yanlarından- benim de en büyük şansım diyebilirim. 

Esasen eşimin kilisesi Noel'i 6 Ocak'ta kutluyor ancak biz dünyada yaygın olarak kutlanılan 24 Aralık gecesinde de Moda'daki kilisemize gidiyoruz ve çok sevgili pastörümüz Turgay Üçal'ın önderliğinde harika bir kutlama gerçekleştiriyoruz. 



Bu sene, Turgay Bey sanırım bir ilk gerçekleştirdi. Seremoniye başlamadan önce, gerçek yurtseverler ve Mustafa Kemal anısına bir dakikalık saygı duruşuna davet etti cemaati...

Ardından Işık Seremonisi ile dualarımız ruhumuzdan yükseldi.




Işık, bireyin içindeki yaşam enerjisi, Tanrı ile olan bağıdır. Bu bağlamda, negatif insanların ve olayların sizlerin ışığınızı çalmasına izin vermeyin. Ve unutmayın ki aydınlık daima karanlığı yenecektir çünkü her şafak ile karanlık yırtılırken ışık dünyaya dolup hayat verir.

Beğenin veya beğenmeyin yine de herkese Mutlu Noeller diliyorum :)

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 

                                      Can dostum Aylin ile değişmez Noel fotoğrafımız 






Kedi Anaları / Cat Moms

Geçen Cumartesi, kedisever analar olarak ilk buluşmamızı gerçekleştirdik. Nükhet'in buluşma fikrini ortaya atıp ardından efkara düşmesiyle, benim bir anda olaya dahil olup organizasyonu ele almam aynı güne denk gelir :)


Harıl harıl sokak arşınlayıp neresi bize uygundur diye düşünürken, döndüm dolandım dost mekana geldim tilki misali...Başar'ın Bar'bar İnanna adlı cafe pub'ında karar kıldıktan sonra 17 Aralık saat 15:00'i beklemeye geldi sıra. Resmen günler geçmek bilmedi zira bizler on beş gün önceden buluşma kararını almıştık. 

Evvela on beş kişi olan sayımız- her organizasyonda olacağı gibi- kimi aksaklık ve iptaller ile neredeyse yediye inmişti. Neyse ki son dakika golleri olarak uzuun yolları hastalığına rağmen tepip gelen cici analar oldu da bizler on bir kişi ile keyifli bir organizasyon geçirdik. Bira şişeleri şıngırdarken, kahkahalar eşliğinde patates kızartmalar mideye indirildi. 


Kedi sohbeti mi? Yok ayol, bakmayın adımızın kedi anaları oluşuna, bizler öyle yakın arkadaş olduk ki, ( aman kedoşlarımız duymasın) muhabbet kedi hariç heriey oluverdi. Hayat mücadelesinden tut gündemin siyasi olaylarına, kadın-erkek ilişkilerinden kariyer debelenmesine dek her alanda sohbetimiz oldu. Öyle ki, bir noktadan sonra ( e tabi biralardan da sonrası) birbirimize çocukluğumuzu, incinmişlik ve sevinçlerimizi anlatırken buluverdik kendimizi.




Çoğu anacık yollara düşmüşken, en sona ben, Nükhet, Meltem ve Ümran kalıverdik. Esas kahkaha tufanı o noktada koptu zira samimiyet sağlam zemindeydi artık :)


Gecenin finalini ise eşim Misak'ın karşı cafe'den bize katılıp, Ümran ile Meltem'i yolcu ederek Nükhet ile bizi Okkalı Kahve'ye götürmesi ile yaptık. Dibek, Adana Gar ve Kervansaray kahvelerimizi yudumlarken dedikodu ve sohbetin dibine vurduk. He bu arada ellerimizde telefon Nünü ile kedi anaları grubumuza yazmayı da ihmal etmiyorduk tabi :)


Şu hayatta '' iyi ki tanımışım'' dediğim nadir kadınlar ile dolu bu güzel grubumuz. En önemlisi ise sıfatların, siyasi görüşlerin, ırkın, dinin ve dilin ötesinde rengarenk bir uyum yakalamamız. Hani o çok özlediğimiz sosyalist dünyanın en minyatür hali işte burada, kedi analarında vuku buluyor. Bence, çok da güzel oluyor.

NOT: Bu arada, biz Kasım 15'te Rana önderliğinde yılbaşı çekilişi gerçekleştirmiştik. Ben, Pelin'e hediyesini yollamıştım. Benim hediyem de geçen hafta geldi hatta hemen kahve keyfimi de yaptım :)Gülüm arkadaşaımız hedefi onikiden vurmuş benim gibi kahsevere:) Tabi ki fincanlarım kedili çünkü çekiliş koşulumuz hediyelerin kedili olmasıydı. Mırnavlı mutlu bir yılda sevinç kahveleri yudumlamak kısmet olsun :)




BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL