15 Temmuz 2016 Cuma

İstiyorum İstiyorum



Açık ağızlı bebek Tanrı

Bebek başlı olsa da tamamen kel

Ağlar annesinin memesi için

Kuru volkanlar yarılır ve çatlar



Kum aşındırdı sütsüz dudağı

Yabanarısı, kurt ve köpekbalığını işe koyduran

Sümsük kuşunun gagasını tasarlayan babasının

Kanı için ağladı



Kuru gözleriyle, düşkün atası

Yarattı insanı deriden ve kemikten,

Altın yaldızlı taçta ok uçları

Kan gülleri gövdesinde dikenler.



Sylvia Plath

Çeviri : Burcu Aşçı Gözoğlu

Hey Siz ! Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz



Öykü, benim için edebiyatta özel bir yere sahip olmuştur. Zira, roman yazımından da zor ve üzerinde mesai harcanması gereken bir edebi türdür. Birkaç sayfa içinde, okuyucuya olay örgüsünü, karakterlerin duygu ve düşüncelerini aktarıp aynı zamanda okuyucu üzerinde iz bırakabilmek, kolay iş değildir elbet.

Sait Faik, Tezer Özlü, Aziz Nesin, Haldun Taner ve Sabahattin Ali sevdiğim öykü yazarları arasındadır. Açıkçası, yeni dönem edebiyatımızda bu saydıklarımın tadını verebilen bir öykü kitabı ile tanışıklığım olmamıştı uzun zamandır. Ta ki Sel Yayıncılık’tan çıkan Melisa Kesmez’in öykü kitabıyla yolum kesişene kadar.

Tesadüf eseri gözüme ilişmişti. Instagram’da beğenerek takip ettiğim Sel Yayınları’nın sayfasında birkaç kez denk geldim kitap kapağıyla. İsmi, çocukluğumda dedemle ezber ettiğim Western klasiklerinden aşinaydı kulağıma: Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz.

Huyum kurusun, takıntımdır ki, kitap alacaksam- hele ki bir yazarın ilk kitabı ise- azıcık yazar hakkında araştırma yaparım. Hemen hemen aynı dönem çocukları çıktık Kesmez ile, iki yaş var aramızda. Birkaç röportajını da okuduktan sonra, 80lerin son duygusal ve entellektüel fosilleri olaraktan aramda bir bağ kurduğumdan mıdır bilemem, soluğu Kadıköy’de kitabevinde aldım.

Aynı gün başlayıp da bitirdiğim bir kitap oldu Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz. Ve, Melisa Kesmez’in kanımca en büyük başarısı, gündelik hayatın içinde, her daim karşılaştığımız durum ve duyguları aktarmada ki yalınlık ve naifliği. 80lerde doğup da şimdi bizim gibi orta yaşa gelenlerin hayatlarında ıskaladıklarını, savrulmuşluğunu, dönemler arası kalmışlığını, ancak 90larda doğanlara nazaran ciddi duygusal yanımızı, boşvermişlik maskesi ardında içimizde biriktire biriktire buzdağına dönen ve her yol ayrımında kafamızı sivri kısmına çarptığımız duygu doluluğumuz ile nostaljik özlemlerimiz…Ancak, her dört yol ağzında ille de özgürlüğüm diye ayak diretişimiz…

Kesmez, öykülerinde öyle canlı kanlı sunuyor ki size duyguları… Örneğin, kitabı okurken “ doğur kız Ali’den olma çocuğu” diyorum, halası çay demlemeye giderken kitabı kenara koyup ocağın altını yakarken buluyorum kendimi. Yahut, Vita kutularının ardından Maltepe sigarasını alan anneannesi belirirken sayfada ve ilerlerken öykü, derhal anneanneme gidip sarılmak istiyorum. Takma dişlerinin gülümsediği sahnede ben gözyaşlarına boğuluyorum –ve eşim beni tersliyor delirdin mi diye- ertesi gün soluğu anneannemde alıp birer bardak çay içiyoruz Kadıköy sokaklarında. Dergiden istifasını vermesine alkış tutup balkona çıkıyorum bir sigara yakıp ve sövüyorum kapitalizmin gelmişine geçmişine.


Sonra, en nihayetinde kitap bittiğinde ne mi oluyor? Yazın sıcağında yollara düşüp yazarın son kitabı “Bazen Bahar”ı almaya gidiyorum, içimde umut ve zihinsel damağımda leziz öykülerin tadıyla…

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
TEMMUZ 2016

ISTANBUL 

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Bir Ahlak Dersi : Nimetşinas



Hüseyin Rahni Gürpınar’ın 1911 yılında yazdığı romanı Nimetşinas, 19. Yüzyıl İstanbul’unda bir konakta geçer.

Konak sahibesi Talat Hanım’a evlatlık ve yardımcı olarak getirilen Neriman, güzelliği ile evin uçarı beyi Nihat’ın aklını başından alır. Oysa Talat Hanım, tüm ikazlara rağmen Neriman’ı köşkte barındırmaya devam eder çünkü kendisi sadakat konusunda kocasına gözü kapalı güvenmektedir.

Oysa, romanın satır aralarında okuyacağımız üzere Nihat Bey, eşine olan fevkelade düşkünlüğünün ardında, günübirlik ilişkiler yaşayan çapkın bir beydir. Lakin, aile saadetine söz getirtecek şekilde hiçbir hadiseye adı karışmaz. Kitabın bir yerinde bu durumun sorgulaması da yer alıyor. Sadakat nedir, aile kurumuna söz gelmediği müddetçe yapılan kaçamaklar affedilebilinir mi gibi sorulara Hüseyin Rahmi, dönemin kadınlarının ağzından yanıt verir.

Ancak, Neriman Nihat Bey için geliğ geçici serüven nitaliğinde değildir. Hasta olup yataklara düşecek derecede tüm aklını genç kız ile oynatmakta olan bey, adeta kara sevdaya düşmüştür. Üstelik, Neriman’ın ahlak ve onuruna düşkünlüğü ile onu defalarca reddetmesi, ona olan aşkını daha da körükler.

Ve bir gün, yeni doğum yapan eşi Talat Hanım odasında uyurken, Neriman’a gidip karsını boşayacağını, kendisi ile evleneceğini söyler. Eşinin şüpheli davranışlarınbdan tedirgin olup onu takip eden Talat Hanım ise kapı ardından tüm konuşmayı duyar. Neriman onu kesin bir dille reddetmiştir. İşte bu yüzden “nimetşinas” tır yani iyiliklere hainlik etmeyecek olan dürüst kişidir.

Ancak, Nihat Bey kurduğu hayalden vazgeçmez ve bu uğurda sinsi bir oyuna başvurur. Güya, ölümcül hastaymışçasına validesinin evine yerleşir. Suç ortağı olan arkadaşı hekim rolünü oynayarak Talat Hanım’a durumu anlatır ve Nerimansız beyfendinin öleceğini söyler. Bunun üzerine Talat Hanım, Neriman’ı Nihat’ın karşısına çıkarır ve ondan beyi ile evlenip üzerine kuma gelmesini rica eder. ( Şimdi, bunun çok büyük sevgi olup olmadığı tartışması var kitapta, üstü kapalı olarak. Şahsen ben bunun gerçek sevgi olduğuna inanmıyorum, bu tamamen zamanın şartlarının kadına bir tür dayatmasından ibaret bir anlayış)

Fakat, bizim nimetşinas Neriman, öyle bir azarlar ki hanımefendisini, Talat Hanım yaptığından utanır. Yürüyüp çıkar gider Neriman hayatlarından. Karı kocaya ciddi bir ahlak dersi bırakıp. Ve onun bu namı her yanda duyulduğunda, çok zengin bir bey kendisiyle evlenmek ister, koca bir konağa hanımefendi olur Neriman.

Hüseyin Rahmi’nin eserlerinde Anadolu yoktur. Onun yerine 19. Yüzyıl Istanbul insanlarının yaşamları olanca sıradanlığı ve gerçekçiliği ile yer alır. Hüseyin Rahmi’nin erken yaşta babasını yitirip, kadınlarla dolu bir konakta yaşamış olmasının ve o dönemki gözlemlerinin etkisi büyüktür romanlarında.

Tür Edebiyatı’nda önemli bir yere sahip olan Hüseyin Rahmi’nin bu eseri, hem akıcı bir dille çabucak okunuyor hem de kimi ailevi konular hakkında düşünmenizi, ayrıca iki yüzyıl öncesini görmenizi sağlıyor.


BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
TEMMUZ 2016

ISTANBUL

Laleler İçinde: Emirgan Korusu


Emirgan- İstinye semtleri arasında, Boğaz'a karşı yayılan geniş bir arazidir Emirgan Korusu.
17. yüzyılda IV. Murad tarafından İranlı Emir Güne Han'a armağan edildiğinden, önceleri Feridun Bahçeleri diye adlandırılan yer, Emirgan olarak anılmaya başlanmıştır.
19. yüzyılda ise Mısır Hidivi İsmail Paşa'ya verilen korunun içinde 3 adet köşk yer almaktadır. Günümüze dek ulaşan bu köşkler Sarı Köşk, Pembe Köşk ve Beyaz Köşk diye adlandırılır.
1940 yılında ise kamulaştırılıp park olarak halka açılmıştır.
Bu sene Mayıs ayında, Lale Festivali başladığında, anneannemle beraber kuzenleri de alıp gidelim dedik. Zira, bunca sene İstanbullu olarak koruya hiç adım atmışlığım yoktu.

Harika bir manzara ve bol yeşillik insana huzur veriyor. Fakat, festivalden dolayı mıdır bilmem, öyle kalabalıktı ki, bir ara bulunduğum yerden kaçasım geldi. 

Anneannemin elli küsür sene sonra gençlik yıllarına doğru yaptığı yolculuk da sanırım en keyifli kısmı Boğaz turu ile tarihi Emirgan Çay Bahçesi'nde yedi düvelden arda kalan şehre karşı çaylarımızı yudumlamaktı.

Burcu Aşçı Gözoğlu
Mayıs 2016
Istanbul 




























27 Haziran 2016 Pazartesi

Aşk ve Nefretin Romanı: Zehra


Tanzimat dönemi yazarlarından Nabizade Nazım’ın aşk ile nefret arasındaki sırat köprüsünü ve kıskanç bir kadının yapabileceklerini anlattığı Zehra adlı romanı, Türk Edebiyatı’nın ilk psikolojik roman denemesidir.

Bir gecede oturup bitirdiğim kitap, esasında oldukça sürükleyici. Her ne kadar konu itibariyle günümüz dizilerini aratmasada böylesi bir eserin 1800lerin Osmanlı döneminde yazıldığını göz önüne alırsak, oldukça tutku ve üzeri örtülü şehvet betimlemeleri içermesiyle okuyucuyu kendine çekiyor.

Konu, birbirine aşık bir çift olan Suphi ile Zehra’nın evliliğe giden yolu ile başlıyor. Mizacı gereği kıskanç olan Zehra, kocasını gözünden bile sakınır. Lakin, derler ya hep sakınan göze çöp batar diye. Suphi’nin annesinin evlerine yardımcı olarak gönderdiği dilber Sırrı Cemal bu evliliğe kara bir bulut olarak çöker. Zehra’nın tüm çabalarına, gözcü diktiği kalfasına rağmen gecelerden bir gece Suphi yeni aşkı olan Sırrı Cemal ile arzusunu gerçekleştir. Bu arzunun meyvesi Sırrı Cemal’in karnında üç ay sonra açığa çıkınca, çocuksuz Zehra ile kocası Suphi ve dilber Sırrı Cemal arasında inat ağlarıyla örülü bir güç gösterisi başlar. Çareyi Sırrı Cemal ile ayrı eve taşınmakta bulan Suphi, bir süre sonra Zehra’yı boşar fakat başına gelecek felaket silsilesi işte bu noktada başlar.

Zehra, Rum dilber Ürani’yi eski kocası Suphi’yi baştan çıkarması için kiralar. Ürani’ye vurulan Suphi, Sırrı Cemal’i arayıp sormaz olur. Düşkün bir hayata adım atan Suphi, varını yoğunu Ürani uğrunda harcayıp bitirir. Artık, sefahatin amansız kollarında çırpınan ancak celladına aşık bir adamdır.

Sonu mu? Orasını söylemeyeyim ki siz okuyunca keşfedersiniz. Fakat, Nabizade Nazım hakikaten de karakterlerin ruhsal analizlerini gayet başarılı çizmiş. Bu sebepten ilk psikolojik roman olmasa da ilk psikolojik roman denemesi olarak anılmayı gerçekten de hak eden bir kitap.

Yazarımız Nabizade Nazım, esasen Erkan-ı Harbiye yüzbaşısıdır. Kendi okulunda öğretmenlik yaptıktan sonra, keşif ve araştırma yapmak için iki sene Suriye’de yaşamıştır. Ardından 1890 senesinde Istanbul’a dönüp, edebiyatımızn ilk gerçekçi köy romanı olan Karabibik’i yazmıştır. Servet-i Fünun dergisinin de ilk yazarlarından birisidir kendisi.

Pek çok şiir ve öykü de kaleme alan yazarımız, kemik kanserine yakalanıp, iki senelik bir tedavinin ardından 6 Ağustos 1893’te henüz otuz bir yaşındayken hayata gözlerini yummuştur.

Zehra adlı romanı ise 1894 yılında Servet-i Fünun’da tefrika halinde yayınlanmıştır.

Burcu Aşçı Gözoğlu
Haziran 2016

Istanbul 

26 Haziran 2016 Pazar

Ortak Bir Yara: Muz Sesleri


Ece Temelkuran'ın kitapları biraz demini aldıktan sonra açıyor kapağını bana. Devir adlı kitabını da aldıktan haftalar sonra okumaya başlamıştım ve iki gün içinde elimden bırakamadan 80lerin darbe günlerinde dolanıp durmuştum.

Muz Sesleri'ni Ekim ayında almışım. Araya pek çok kitap ve hayatın kaotik keşmekeşi girmiş. Geçen gün kütüphanemi didiklerken bulup bir fincan kahveyle çevirmeye başladım sayfaları. Ve kendimi Beyrut'ta savaşın olağanlaştığı bir Ortadoğu diyarında buluverdim.

Temelkuran,ilk birkaç sayfada sizi tam içine çekemesede, on sayfayı devirebildiyseniz olayların merkezine canlı kanlı şekilde sizi götürebilen bir yazar. Kahramanları itinayla yaratılıp, olaylar silsilesi nakış gibi işlenmiş kitaplarında. Dahası -ki yazarın en sevdiğim yönü- toplumsal yaraları, kabuklu gerçekleri konusu olarak seçip usul usul açıyor o yarayı. Bize kimi vakit bir darbenin kimi vakitse Hizbullah ve Ortadoğu çıkmazını, bu çıkmazların kozmopolit mahallerinde vuku bulan kavram kargaşası ve inançları yalın bir dille gösterip yaranın dibine indiriyor usumuzu. Düşünmemiz ve empati kurabilmemiz için.

Muz Sesleri, 2006 Beyrut'unda geçen savaş ve yaşam hikayesi. Avrupa'da yaşayıp da Ortadoğu'ya hiç gitmeden hakkında dosyalar dolusu raporlar sunanların sahte ikirciliği ile aslında dünyanın Ortadoğu'ya bakış açısını da inceden inceye eleştiriyor.

Filipinli bir hizmetçi, Suriyeli Marwan,eşcinsel sanatçı Jan,Ermeni Setanik ile Sünni sevgilisi, Oxford'un tuğla duvarlarını kırıp kendi gerçekliğine giden yola bilet kesen Deniz, Deniz'in Paris'in göbeğinde tanışip aşkla beraber kendini de bulmasına yardımcı olan yazarımız Zaid B., Filipina'nın Şatila Kampı'nda tanışıp aşık olan ve yaşamlarını yitiren anne ve babası...

Görüldüğü gibi,Temelkuran ördüğü karakter ağıyla ve karakterlerin tıpkı yaşamdaki zıtlık ve çeşitliliğiyle okuyucuyu bir yaranın derinliğine doğru indirmeyi başarıyor.

Ve "Muz Sesleri" de bittiği vakit hem ağzınızda gerçeğin kekremsi tadı hem de usunuzda araştırma merakı bırakıyor. Seviyorsunuz kitabı. Tıpkı romanda Doktor Hamza'nın kızına yazdığı gibi :
" Insan,yarası yarasına denk geleni seviyor demek ki ."
Bu yara da tüm insanlığın olduğu için, kitap iz bırakıyor boynumuzda,tıpkı Zaid'in boyun çukurunda yer alan kurşun izi gibi.

Kitaptan alıntılar:
- Buradaki evler daha yapılırken,çok dövülmüş bu insanların,kendilerini sakat çocuklarını sever gibi seveceklerini bilirler.Hayal kırıklığı ve kederle.
- Sana bir hikayeden başka verebilecek hiç bir şeyim yok.Eğer bir gün dunyaya niye geldiğine lanet edersen,eğer ben o gün orada olmazsam,bil ki senin bir hikayen var.O kadar çok güzel insanın ölümünü gördüm ki,öğrendim. Ne yaparsan yap sadece bir hikaye kalıyor geriye.Anlatılınca yalan gibi,hiç olmamış gibi gelen.
- Hiç kimse olmaya cesaret et Filipina.Hikayeler orada başlar.Dişlerinin kırıldığı yerde.
- Bu,Ortadoğu'nun lanetidir: Dışarıda olanı anlamamakla lanetler,içine gireni de dünyada başka önemli hiçbir şeyin olmadığı serabıyla.

Burcu Aşçı Gözoğlu
Haziran 2016
Istanbul 


8 Haziran 2016 Çarşamba

Umutsuzlar Merdiveni Şairi: Nilgün Marmara

                                                       


                                                       " Biz rengin değil,
                                                         Ara rengin peşindeyiz." ( İkiz, Mayıs '81)

12 Şubat 1958'den 13 Ekim 1987'ye dek süren kısacık ömrüne pek çok imge, yarım dize ve yazın dünyasından dost biriktirmiş şair Nilgün Marmara... 


Kızıltoprak'ta eşi Kağan Önal ile yaşadığı ev kimleri ağırlamamış ki geceler süren sohbetler ile dolu masasında: Ece Ayhan, Cezmi Ersöz, Cemal Süreya, İlhan Berk, Lale Müldür, Haydar Ergülen ve Tomris Uyar gibi söz ustaları arasında yirmili yaşlarını geçiren Marmara, yine aynı evin balkonundan sonsuzluğa uçururken benliğini, ardında daktiloya çekilmiş şiirler kalmış.

Kadıköy Maarif Koleji'nden sonra Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümünü okuyan Nilgün Marmara, Bogaziçi üniversitesinin orta kantininin üstünde yer alan ve tüm şehri görebilen yerde öğrencilerin sigaralarını tüttürdüğü Umutsuzlar Merdiveni'nin müdavimidir. Ece Ayhan'ın tabir ile bir nevi kuş gibi tünemektedir orada, kimbilir aklında hangi kargaşa ve çatışmalarla...


Üniversite bitirme tezi, kanımca, Marmara'yı fikren ve ruhen derinden etkileyen bir isimle tanıştırmıştır: Sylvia Plath. 30 yaşında fırındaki gazı soluyarak hayatına son veren Amerikalı kadın şairin, Marmara üzerindeki etkilerini, "Daktiloya Çekilmiş Şiirler" incelendiğinde görmeniz mümkün. Tıpkı Plath gibi varoluş sorunu ve bireyin içsel yalnızlığına dizeler düşen Marmara, kaderinin sonunu da Plath misali "kendi eliyle" çizmiştir." 


Sylvia Plath'in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi" adlı tezinde adeta Plath üzerinden kendi içselliğine de ışık tutar Marmara:
" Plath'in narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemişti." 

1982'de endüstri mühendisi Kağan Önal ile evlenen Marmara, bir süre Kağan'ın işleri dolayısıyla Libya'da yaşamıştır. O dönemde de yazmaya devam eden Marmara, yaşamının belli dönemlerinde girdiği depresyonlar neticesinde hayat ile arasındaki bağı incelttikçe inceltmiştir.


İlginçtir ki, etrafında o denli edebiyat duayeni ve şairler olmasına rağmen, yazı yazdığını hele ki şiirlerini hiç kimseye söyleme gereği duymamıştır. İntihar notunda eşi Kağan Önal'a bıraktığı not sayesinde bugün şairin naif ve irkiltici mısralarıyla karşılaşmış bulunuyoruz. " İstersen daktiloya çekilmiş şiirlerimi bastırabilirsin."


Böylelikle 1977-1987 seneleri arasında daktiloya alınmış şiirler okuyucu ile buluşur.




" Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu" demişti Cemal Süreya, yiten şair için. 

Marmara'nın hayat ile alıp veremediği yoktu; bir kavgası yoktu zira inceliklerle işlenmiş ruhu ile aymaz bir varoluşsallığı kınıyor ve özbenliğine hükmetmesine müsade etmiyordu. Elbette, dönemin siyasal gelişmeleri de, kanımca, Marmara'nın umutsuzluk kokan gölgeli yanını pekiştirmiştir. 

Bir dönem manik depresif tedavisi gören Marmara'nın içinde bulunduğu ruh halini sadece psikolojik açmazına bağlamak doğru olmaz. Kırılgan ancak her şeyin farkında olan bir ruh, iyi bir gözlem kabiliyeti, daha yaşanılabilir bir dünyanın varlığına inanma ancak varlığını sürdürdüğü hayatın acımasızlığı ile çelişen idealler toplamı Marmara'nın buhranının yoğunlaşmasına sebep olmuştur.


Cezmi Ersöz'ün belirttiği üzere, tedavisi için gittiği psikiyatrın kendisini taciz edişi, adeta yıkımına yol açmıştır. Bence, insanlık ile sorunsalı olan bir ruhun kötücüllüğü saf şekilde görebilmesinin inançları üzerindeki gri etkisidir bu. Şiirlerinde de varoluşun ve var olanın zıtlığı dikkat çekicidir. Marmara, yaşam'ın kendisiyle yaralıdır ve yaranız yaşam ise yaşamak zul olur size.Alkol ile birlikte alınan antidepresanlar ise boşluğun artışından başka bir şeye yaramamış ve Marmara'yı adın adım ekim ayındaki sona hazırlamıştır.



Yaşasaydı İkinci Yeni'nin en güçlü kadın sesi olabilecekken, sesini şiirlerine döküp sonsuzlukta lal olmayı tercih eden Zelda, ardında daktilosunun yoldaşlığında bizlere akıttığı çığlıklarını bıraktı...



" Sessiz her kıpırtının bittiği yerle
başlayabilir olduğu an arası.
Kıvraktır bu aralıkta çizgiler, üzerlerine
uzanan dünyayı emiyor gözleriyle
zaman dışı varlıklar,
Ölüm buraya kadar." 
( Cambazlar Ailesi/ Ağustos '81) 


BURCU A. GÖZOĞLU 
OCAK 2016
ISTANBUL 

Yalnız bir peri: Ariel ve Seçme Şiirler



                                                  " Bir gülücük düştü çimene
                                                    telafisi olanaksız " ( Laleler, Sylvia Plath)         
Sylvia Plath'in 11 Şubat 1963'teki intiharının ardından, masasının üzerinde dosya halinde bulunan "Ariel" adlı şiir kitabı, eşi Ted Hughes'ün seçtiği kimi şiirlerle beraber 1965 senesinde yayımlanır.

Ariel, şairin son dönem yazdığı şiirlerden oluşmakta olup, şiir hayatının en başarılı mısralarıyla doludur. Zira, yaşarken çıkardığı The Colossus adlı kitabı gereken ilgiyi görmekten uzak kaldıysa da, Ariel ile birlikte Plath başarının zirvesine erişmiştir. Ne acı ki bunu görme şansından yoksun kalmıştır.


Kanımca bu kitaptaki mısraların başarısı, Plat'in Hughes egemenliğinden sıyrılıp "kendini" ifşa ettiği zaman dilimine denk gelmesindendir. 1962 yazında Ted Hughes, bir başka aşka yelken açıp Sylvia ile iki çocuğunu bırakıp gitmiştir. Her ne kadar önceden de ihanetin sızdığı bir evlilikleri olmuş olsada, Ted Sylvia için sadece bir eş değil, sığındığı tapınak, gözünde büyüttüğü muhteşem bir imaj, başarılı bir şair ve çok küçükken yitirdiği babasından beklediği şefkat idi. Bu sebepten Ted'in tek gecelik ilişkileri ya da kısa dönem maceraları evliliklerinin gidişatında bir değişiklik yaratmıyordu. Esasen - ayrılık esnasında ve ölümünden sonra da yakın çevresine belirttiği üzere- Ted de Sylvia'yı seviyordu fakat zaaflarından vazgeçebilecek gücü yoktu. 


Ne var ki, Yahudi kökenli şair Assia Wevill, Hughes için gecelik bir kaçıştan da öte, büyülenme ve aşkın cismi oluvermiştir. 1961 senesinde eşi David ile Hughes ve Plath'in evini kiralayan Wevill, egzotik güzelliği, dişiliği ve şairliği ile (bence tartışılabilir bir yeteneği vardı) Sylvia'nın hayatına kabus, Ted'e ise rüya olarak girmiştir.


Evlilikleri boyunca Sylvia'nın tüm hayatını Ted'in kariyeri etrafında döndürmesi, Ted'i kaybetmemek adına kendini ikinci plana atışı onu kısır bir döneme sürüklemiştir. Çok az yazısı dergiler tarafından kabul edilip yayımlanırken, çıkardığı ilk şiir kitabı da hayal kırıklığından ibaret olmuştur.Tabi ki, kendi minik başarılarını sürekli Ted'in gördüğü olağanüstü ilgi ve bitmek bilmeyen ilhamları ile mukayese etmek, Sylvia'nın içindeki kırgınlık, kızgınlık ve kıskançlığı daha da tetiklemiştir. Derken, ard arda gelen iki bebeğin bakımı, evin giderleri için öğretmenlik yapması (evin pek çok masrafını karşılayan kendisiydi çünkü Ted'in yaratımla uğraşması için bol vakte ihtiyacı vardı !) ve sabah erken saatlere sıkıştırılan yazma molaları git gide Sylvia'nın ilham perilerini uzaklara kovalamıştır.


1962 yazında Assia ile Ted'in ilişkisinden haberdar olan Sylvia, Ted'in tüm kitaplarını ve yazmakta olduğu notları yakar. Oysa, Ted eve geri dönmüştür ancak gördükleri karşısında ani bir kararla evden ayrılan Ted, artık Sylvia'nın hayatında özlem duyduğu, yitirdiği ve yaratım sürecini tetikleyen bir imge durumuna gelmiştir.


Londra'da bir daireye iki çocuğuyla taşınıp, sabahın erken saatlerinde uyanarak durmadan yazmaya başlayan Plath, şairliğinin doruk noktasını bulmaya vakıf olmuştur. Elbette, dışarıdan gelen bir uyaran olarak Ted ile ilişkilerinin acı bir şekilde bitmesi de büyük rol oynamıştır yaratıcılığında, ancak Ted'siz bir hayatta "kendi" ile başbaşa kalıp "kendini" dinleyebilen ve "dilediği" gibi yazabilen bir kadın olma hali yaratıcı imgelerinde daha ağır basmaktadır.



Sylvia'nın günlüklerinde aldatılmanın yarattığı duyguların ifade edilişinde şöyle bir satır geçer: " Aşk, beslenmem için bitmek bilmez bir kaynak oldu ve şimdi onu kusuyorum."


Kusmaya başlayan sarsıcı imgeler, Ariel'in başlangıcı olmuştur. Ted'in izleri elbette şiirlerde görülmektedir. Örneğin Lezbos adlı şiirde "Yahudi anası" diye Assia'yı betimleyen Plath, aldatılışının vurucu izlerini mısralarına taşır.


1962 Ekim'inde verdiği bir röportajda şöyle söyler şair: " Şiir yazdığımda ya da yazarken kendimi bütünüyle tamamlanmış hissediyorum".


Ted ile son yıllarında eksik kaldığı nokta bu satırlarda ifşa olmaktadır. Evet, ayrılık üzücüydü; ihanet yutulur gibi değildi, fakat Sylvia artık tamamlanma noktasına varmıştır. Yazıyordu...


Tüm bu anlatılanlardan ortaya Sylvia'nın bundan böyle yazarak mutluluğu yakalamış olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.Ted'i unutmayan, onu geri isteyen ve hala aşık olan Sylvia, 11 Şubat gecesi Ted'i eve çağırır. Şarap ve mum eşiliğinde geçirilen saatler birbirlerinin kollarında son bulurken Sylvia yaşanan her şeyi unutmaya hazır olduğunu söyler. Fakat, Ted onu sevmesine rağmen kendisine geri dönemeyeceğini belirtir zira Assia hamiledir.


O gece, Plath'in yaşamdaki son gecesidir. Ertesi gün, evin kapısını kırarak içeri giren polisler, Sylvia'nın cansız bedenini mutfakta bulurlarken, kızı ve oğlu bantla kapatılmış odada gazdan etkilenmeden ağlayarak annelerini çağırıyorlardır.


İşte, Hughes Ariel kitabını o gün o masada bulur. Plath'in 1950li yıllarda yazdığı kimi şiirlerini de ekleyip 1965'te "Ariel ve Seçme Şiirler" i yayımlatır.


Sylvia'nın ölümünden birkaç gün önce yazdığı ve bilinen "en son" şiiri olan "The Edge "(Uç) de kitapta yer almaktadır.


Sylvia'nın yazılarını anlayabilmek için onun hayatını iyi kavrayabilmek gerekiyor. Bir keresinde Ted'e yazı yazmakta zorlanmadığı için onu kıskandığını söylediğinde Ted ona kendisine bir konu seçmesini söyler. Şu ana dek yazdıklarının ne hakkında olduğunu sorup irdelediği vakit Sylvia'ya şu yanıtı verir: "Sen konunu bulmuşsun aslında. Konun, sensin."


Bu bağlamda Plath'in hikaye ve romanlarından önce "Günlükler"ini okumanızı tavsiye ederim. Ancak o noktadan sonra, ve döneme ait kimi araştırmalar da yaptıktan sonra, Plath'in şiirleri imgeler ardındaki saklı dünyayı sizlerin  algısına açacaktır.


BURCU A. GÖZOĞLU
OCAK 2016
ISTANBUL 

Hangi Dünya?/ Partizan



Vincent Cassel'in başrolünde olduğu fakat Alexander rolü ile kanımca tüm filmin en iyi performansını gösteren Jeremy Chabriel'in odak noktası olduğu film, vasatın biraz üzeri olmakla beraber izlenmesi gereken seyirlikler arasında.

Partizan'ın hangi şehirde çekildiği ve olayın nerede geçtiği bir muamma. Hatta eşimle epey bir süre Avrupa şehirlerini sayıp tahminde bulunmaya çalıştık. Şehrin göbeğinde bir nevi devlet hastanesi tarzı sıvaları dökülmüş bir odada doğum yapan genç bir kadın görürürüz. Oğlunu kendilerine getirdikleri sırada, yakasında bir karanfille Cassel içeri girer ve kadının kimsesi olmadığını görünce ona bu çiçeği veröek istediğini söyler. Oğlanın adı Alexander'dir.


Ardından, onbir yıl sonraya gidilir. Şehrin- muhtemelen yer altında- bilinmedik bir yerinde, dışarısı ile bağlantısı bir tünel olan ve bir nevi komün hayatının yaşandığı mahallede Alexander'in doğumgünü kutlaması vardır. Pek çok kadın ve bir sürü çocuğun bir arada yaşadığı ortam, ilk etapta komünist bir ülkede olduğumuzu varsaydırıyor. Fakat, şehrin içinde gizli bir yer olduğunu anlayınca, bu sefer de "a ne güzel bir grup insan düzenden kaçarak kendi komünlerini oluşturmuşlar ve mutluluk içerisinde yaşıyorlar" diye düşünüyorsunuz. Hatta filmin ismi bile anlam kazanıyor sizin için o noktada. Gregori (Cassel) tek erkek olarak tüm çocuklar ile ilgilenir, oyunlart oynatır, ders öğretir, botanik bilgilerini sunar.


Ancak, bir vakit sonra, çocuklara oynatılan bir oyun izleyici de şüphe uyandırır. Mavi bir çanta taşıyarak kendilerine ezberletilen adresi bulan ve kapı açıldığında "Siz bay/ bayan ..... mısınız?" diye sorduktan sonra silahını o kişiye çekip vuran çocuklar Gregori ve diğer anneler tarafından alkışlanır. Kulaklarında tıpaçlar ile tünelden dış dünyaya yola çıkan iki çocuk aynı oyunun gerçeğini oynayınca birden izleyici de fırtınalar kopar. Fakat yine de iyimserliğinizi korur ve bunların politik eylemler, ezilenlerin baş kaldırdığı onurlu bir isyan harekatı olduğunu düşünürsünüz. Gerçekten öyle midir? Dünya, hakikaten Gregori'nin anlattığı gibi zulüm dolu ve kötü müdür? Yoksa esas kötülük, iyilik maskesi altında mı nefes almaktadır?


Avustralya yapımı dram ağırlıklı bu filmde insanı düşünmeye sevk edecek pek çok nokta var. Ayrıca, önümüzdeki yıllarda beyazperdede görmeye hevesli olacağımız genç oyuncu Chabriel'in performansı izlenmeye değer. Vincent Cassel ise karakter oyunculuğunu her zamanki gibi ustaca sergilemiş.


Aklınızda soru işaretleri doğuracak ve iyi ile kötü üzerine tekrar düşünmenizi sağlayacak Partizan, dram ve psikolojik film severlerin kaçırmaması gereken senaryosu ile göz dolduruyor.


BURCU A. GÖZOĞLU

ISTANBUL
OCAK 2016 

Modern Zaman Yalnızlığı: Safran Sarı



İnci Aral'ın Yeni Yalan Zamanlar adlı üçlemesinde yer alan Safran Sarı, yazarın tüm bu üçleme boyunca işlediği bireyin yozlaşan ruhunu ele alıyor. Sürükleyici kurgusu ile okuyucuyu modern zamanın içinde üçüncü bir göz olarak yolculuğa çıkarıyor ve tüketilen değerlerin zaman içinde bireyin ruhunda açtığı yaraları görmemizi sağlıyor.

Yazarın seçtiği konu 21. yüzyıl insanının en büyük eksikliğidir aslında. Pek çok şeyi kazanırken nihayetinde kendini yitiren bireylerin doyumsuz benlikleri, yüzyılın ortalarından beri en çok işlenegelen konu olmuştur. Olmalıdır da kanımca; zira bir şeyleri eşeleyip deşmedikçe ortaya çıkaramayız ve eksikliğini hissettiğimiz olguların hepsi kabuk bağlayan yaralar gibi yer eder içimizde.


Başarı ve kariyerin zirvelerinde gezinen ancak aşk yoksunluğunu tek gecelik bedenlerde eritme alışkanlığında genç bir adam... Gözünü hırs bağlamış, kapitalist sistemin amansız dünyasında rakiplerine aman vermeyen bir ortak... Aşırı dindar bir ailede baskı altında geçirilen ilk gençlik yıllarından itibaren sorgulayıp düşünmeye başlayan ve bir gün prangalarını kırıp kanatlanan genç bir kadın...Üstelik şair olma hevesinde...Antik eser kaçakçısı eşcinsel bir dayının sevgisi ile şımarttığı, geçmişini kara bir leke gibi ruhunun dehlizlerinde saklayan ancak güçlü ve duyarsız olmayı seçen takı tasarımcısı bir kadın...Kesişen yollar, teğet geçen hayatlar...


İçinde büyüyen boşluğu ve tatminsizliği geride bırakıp kendi duygusallığını keşfetme adına - hatta kendini gerçekleştirebilmek adına- tüm kariyerini noktalayan genç adam, safran sarısı bir düş'ü gerçek kılabilecek mi?


İnci Aral'ın kitabındaki karakterlere hiç de yabancı kalmayacaksınız. Çünkü bu sadece kurgulanmış bir hayatlar silsilesi değil, öyle içimizden ve öylesine doğal ki... Günümüzün suni hazlarından yumaklanan sahte yaşamların vesikalık bir tasviri...


BURCU A. GÖZOĞLU
ISTANBUL
OCAK 2016 

Çocukluğumdan kalma bir anı: Marmara Adası


                                                                Tarihi çınar ağacı 




Çocukluğumda dedemlerle bir kez gittiğim adaya neredeyse yirmi yıldır ayak basmamıştım. Baktık o gün hava bulutlu ve deniz keyfi yapamayacağız;biz de eşimle Avşa'dan Marmara Adası'na gitmeye karar verdik.
Annem telefonda tüm çocukluğunun orada geçtiğini ve Çınarlı'da koruk suyu içmemizi söylesede,adaya resmen hazan mevsimi çökmüştü.Öyle ki birkaç çay bahçesi hariç her yer kapalıydı.Zaten fazla gezemedik çünkü adayı sel bastı :) Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan dolayı Avşa'ya geri döndük.
Çınarlı'da birer çay içip tarihi çınarı fotoğrafladık.Adanın müzesi kapalıydı.Bir de yerel üreticilerden taze yeşil çay ve nane aldık.








Bence Avşa daha canlı bir ada ya da şunu diyebilirim ki Eylül mevsimi Marmara Adası'na gitmek için iyi bir zaman değil :)

Burcu A. Gözoğlu
Ekim 2015
Istanbul

Sessiz ve sakin : Mavi Koy













Tatilimizin bulutlu ve hafif yağışlı geçen gününde Mavi Koy'a yürümeye karar verdik. Adanın merkezinden yaklaşık yirmi dakika süren yolculukta adaya hakim olan sessizlik ve sonbaharı da izlemiş olduk. Hatta sahil şeridinden ziyade bir üst yoldan,evlerin arasından geçtik. Salaş bir çay bahçesinde çay keyfimizin ardından tekrar merkeze geri döndük.

Eylül olduğundan mı bilinmez adanın bu kısmı çok sessizdi.Ve deniz,bu koyda,daha yosunlu.İleride açılan yat limanı sebebiyle pek fazla rağbet görmüyormuş.
Yine de görmeye değer diyebilirim.


Burcu A. Gözoğlu
Ekim 2015
Istanbul