24 Mayıs 2018 Perşembe

Maeve Binchy'nin son romanı: Küçük Bir Kış Masalı

Her zaman klasikleri ya da ağır edebiyat olarak adlettiğimiz kitapları okumuyorum. Hele çocuk doğduktan sonra kafamı çok meşgul etmeyecek, kolay ilerleyen kitaplar tercihim oldu. 
Maeve Binchy benim için özel bir yazardır. Kimilerinin "çerezlik kitap" dediği en çok da yaz mevsiminde okunan kitaplar arasinda sayılsa da , kanımca Binchy daha farklı bir yerde duruyor. 
Öncelikle sıradan ve ucuz aşk romanı filan yazmıyor (du). Evet geçmiş zaman kullanıyorum çünkü 2012 yılında kaybettik Binchy'yi. Bu kitabın özelliği ise "son" kitabı olması. 

Binchy, İrlanda edebiyatının en başarılı çağdaş yazarları arasında yer aldı. İrlanda'nın küçük kasabalarında gündelik yaşamı, taşra insanlarını, aşklarını, hüzün ve mutluluklarını öyle içten ve akıcı yazdı ki sanırsınız tüm karakterler hayatınızdan fırlamış da sadece isimleri değişik.

Ve size her kitabında zorluklar yaşansa da umudunuzu kaybetmemenin bir de tesadüflerin öneminden bahseder. Tıpkı bu kitapta da olduğu gibi.

İrlanda'nın ufak bir kasabasında kayalıkların ucunda otele dönüştürülen Taş Ev'in hikayesini okurken pek çok karakterinde yaşamına dokunuyorsunuz. Gençlik aşkının peşinden Amerika'ya giden ancak işler umduğu gibi gitmeyen Chicky Starr, tesadüfler silsilesi ile Taş Ev'i satın alır ve otele dönüştürür.Müstakbel kayınvalidesiyle zorunlu bir tatile çıkan genç hemşireden tutun da kimliğini saklayan film starına, sürekli çekiliş kazanan ve bu tatile de öyle gelen evli çiftten, hayallerinin peşinden gitmek isteyen ama aile şirketinde çalışmak zorunda olan muhasebeciye kadar her kesimden farklı insanın buluştuğu bu otele bence siz de misafir olup "gerçek hayatın" öykülerine tanıklık edebilirsiniz.

Burcu A. Gözoğlu 
Mayıs 2018
Istanbul 

22 Mayıs 2018 Salı

Bir şehri sevdiren roman: Ankara Mon Amour




"Suna'ya göre her edebiyatın bir mevsimi vardı. Kış geceleri büyük Rus romanlarına, yaz ayları Amerikan öykülerine, sonbahar tek başına Edip Cansever'e, ilkbahar ise Fransız klasiklerine ayrılmalıydı. İngiliz edebiyatı mevsimsizdi tabii ki."

Kitaplarımın çoğunu ya sahaf dolaşırken keşfediyorum ya da takip ettiğim veya rast geldiğim bloglarda görüyorum. Genellikle internet üzerinden alışveriş yapacaksam '' nadir kitap'' adlı tüm sahafların buluşma noktasını tercih ediyorum. Bu kitap da bir rastlantı sonucu yukarıda alıntı yaptığım paragrafıyla hayatıma girdi. Ankara'yı pek sevmesem de konusu ilgi uyandırdı ve iyi ki okumuşum diyorum.

1969 yazında küçük bir kız çocuğu olan Suna'nın gözünden romanın ilk bölümü başlar. Mahalle oyunları, bir sokağın ahalisi ve yaşamı öyle içten ve bizdendir ki hemen kitabab ısınıverirsiniz. Elbette ara ara dönemin siyasi olaylarına da gayet başarılı bir üslupla değinilir. Ve her şey bir gün karşı köşke bir anne kızın taşınması ile değişiverir.

1969 yazı Suna ile Emel'in ömür boyu süren dostluğunun başlangıcı olacağı gibi
 roman karakterlerini derinden etkileyecek ve bir ömür izi geçmeyecek olan felaketin de önünü açar. Bunda, Suna'nın Fransa'dan dönen dayısının da rolü büyüktür elbette.

Kitabın ikinci bölümü seksenli yıllarda Emel'in ağzından anlatılır, son bölüm ise 2000li yıllarda Ömer dayı tarafından okuyucuya aktarılır.

Tek bir olay ve hayatları etkilenen üç karakter.

Siyasi muhtıra, yakalanan ve ülkeden firar etmek zorunda kalan solcular ve tüm bunların ortasında aşk'ın sorgulanışı. Tutkunun insana yaşam sevinci vermesinin yanısıra ne denli öldürücü ve yıkıcı da olabileceğinin ispatı.

Elbette, bir ülkenin 69'lardan günümüze dek değişen çehresini bir şehrin sokaklarından okurken, karakterlerin diline ve yaşam biçimine de bu değişimin yansıması bizleri bir yandan eskiye götürürken bir yandan da düşünmeye sevk ediyor.

Şükran Yiğit'in okuduğum ilk romanıydı. İnsana bir şehri tüm dönemleriyle gezdirip sevdirebilen kitabında, dostluk ve aşk da vurgulanan en önemli konulardı. Yazarın dili gayet akıcı ve başarılı. Bundan sonra diğer iki kitabını da edinip okumak istiyorum.

Burcu A. Gözoğlu
Mayıs 2018
Istanbul 

21 Mayıs 2018 Pazartesi

Florya'da Atatürk'ün Deniz Köşkü



Bu pazar günü, Yeşilköy sahiline geçtik. Eşimin kız kardeşi İrma orada oturuyor. Önce kahveleri yudumladık, ben çay bahçesinde emzirdim rahatça. Konusu gelmişken belirteyim: Emzirmek doğaldır ve haktır. Her yerde her koşulda emzirebilirsiniz.
Ardından Florya'ya geçip Atatürk'ün Deniz Köşkü'nü ziyaret ettik. Giriş ücreti 5 lira ve görevli size tarihçesini de anlatıp gezdiriyor. Ancak fotoğraf çekimi yasak ! Sadece köşkün girişinde fotoğraf çekebiliyorsunuz. İçerisi gayet sade ve ahşap döşenmişti. Atatürk'ün bindiği sandal da girişteki odada yer alıyordu. Mutfak yok, o dönemde de yemek karşı binadan geliyormuş.
Bulunduğu sahil denize girişe kapalı çünkü Meclis'e ait.
Çıkışta, hemen sağ yanında Uludağ Restoran ve Cafe yer alıyor. Orada enfes manzaraya karşı oturup çay ya da kahvenizi yudumlayın derim. Denize sıfır ve tüm martılar o sahilde konuçlanmışlar. Dalga ve martı sesleri huzur vericiydi.
Sonra yine Yeşilköy'e döndük. Oradaki Roma dondurmacısında mola verdikten sonra biz Bakırköy deniz otobüsüne doğru yola çıktık. Arat ise orada ki fıskiyeleri sanki dünyanın en şaşırtıcı olayiymiş gibi izledi :) Bir çocuğun gözünden hayata bakmak ne muhteşemdir kimbilir...

Burcu A. Gözoğlu
Mayıs 2018
Istanbul 


























17 Mayıs 2018 Perşembe

Arat'ın ilk ada çıkarması: Kınalıada


Nisan sonu oğlumuz Arat ilk ada çıkarmasını yaptı :)
Eşimle biz adaları çok seviyoruz ki kendisinin tüm çocukluk ve gençliği Heybeliada'da geçmiş. Kınalıada 'da ise halasının evi var. Zaten Kınalıada için minik bir Ermeni kasabası bile denebilir. Yoldan geçen her on kişiden sekizi Pariluys der :)
Kınalıada'yı seçme nedenimiz Arat ile ilk kez çok uzun süre- neredeyse tüm gün- dışarıda olacak olmamızdı. En yakın ada olarak Kınalı'yı tercih ettik. Tabi Büyükada'ya nazaran daha sakin oluyor. Elbette bu sakinliğin nedeni henüz yaz sezonunun açılmamış olması. Yazın denize girmek için de tercih yerlerinden olan adalara bence ilkbahar veya sonbaharda gidin derim.
Vapurdan iner inmez sizi karşılayan Bahar Pastanesi yıllardır bir klasiktir adada.
Eşimin kız kardeşi İrma'da bizimle geldi zira Arat'ın en büyük hayranlarından kendisi :)
Türk kahvelerimizi yudumlayarak güne başladık.
Ardından Arat ördekleri seyre daldı ve çokda eğlendi. Ada havası her daim esintili olabildiğinden bebeğinizle gittiğinizde hava sıcak olsa bile mutlaka bir başlık ve hırka / yelek koymayı ihmal etmeyin.
Yaklaşık bir buçuk saat  uyudu Arat bey. Biz de adayı turladık, yeşilin eşsiz havasını soluduk, kozalak topladık.
Adada emzirmek çok rahat. Birincisi kimse sizin memenizle ilgilenmiyor, ikincisi ise bol ağaçlık alanlar olduğundan dilerseniz bir kenara geçip rahatça emzirebiliyorsunuz. Aşağıda emzirdiğim esnada Arat'ın ayaklarının çekildiği bir foto var. Adanın diğer ucuna yürüdüğümüzde tenha plaj kenarında bir yerde emzirdim, eşim de önümde durdu.
Adanın en iyi restaurantlarından biri de Cundas Restaurant. Öğle yemeğimizi orada yedik, oğluma da çorbasını içirdim. Yalnız mekan ara sokakta gölgede kaldığından iyi esiyor, mutlaka üzerinize bir şey almalısınız.Mavi ahşap masaları ile tam sahil kasabasına özgü bir balık mekanı.
Adadaki evler de benim çok hoşuma gidiyor. Her ne kadar bazıları yeni mimari ile dönüştürse ve kanımca daha da çirkinleştirse de büyük çoğunluk eski evlerden oluşuyor. Her birinin apayrı bir ruhu var sanki ve size ayrı hikayeler anlatıyorlar.
Adada fayton yok ki bu harika bir şey çünkü zavallı atlara yapılanın işkence olduğunu düşündüğümüz için biz eşimle faytona binmiyoruz. Büyükada'da Aya Yorgi tepesine de yürüyerek çıkmıştık, gayet de mümkün. Kınalıada'da zaten fayton gereksinimi yok çünkü ada diğerlerine nazaran daha ufak. 
Haftasonu şehirden biraz kaçmak ve temiz hava almak isteyenlere, en kısa mesafede yer alan Kınalıada'da sakin bir gün geçirebilirsiniz.


Burcu A. Gözoğlu
Mayıs 2018
Istanbul