20 Şubat 2017 Pazartesi

Gönül Ticareti



''Ne şekilde olursa olsun; sahtekarlık ahlakça nefret edilecek, kanunca da cezaya yol açacak bir şeydir. Bu cezadan yalnız kadınlar, bu göz göre göre sahtekarlık yapanlar affedilmişlerdir. Kadının yüzünde, prizmanın güneşten analiz ettiği yedi renkte hiç biri eksik değil. Bu renkler ahlakı gibi çabuk uçar, bir düzüne tamirle uğraşılır. Belediye bu ”badijonah’dan (badanacılık)’tan vergi alsa ihya olur. Yüzünü bandıra gibi ala, mora kısım kısım boyar. İnceltmek için kaşlarını yolar. Topuk tarafından boyuna sekiz santim ekler. Tabiatın verdiği yüz ve endamlar görünmeye razı olmaz. Renk kendi rengi değil, boy kendi boyu değil, yaş kendi yaşı değil. Acaba bütün kişiliğinde kadının halis olarak kendinden olan bulabileceğimiz nesi vardır? Yani içten ve dıştan tam ayar, hilesiz kadını nerede bulacağız? Boynundaki inci, kendi gibi çoklukla yalancıdır. Çorapları yapma ipektir. Göstermeğe çalıştığı ruhi ve mali bütün varlıkları da hep bire balondur. Böyle kadının hali, sahte etiketle boyalı yağ satan bakkalın hileciliğine benzemiyor mu? Bu yapmacıklar arasında onda sahici bir yürek bulunur mu?'' ( Gönül Ticareti, Hüseyin Rahmi Gürpınar)

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 1971 basımlı kitabını nadir sahaf'tan almıştım ve keyifle bir solukta okudum.

Eski İstanbul konaklarının dışarıdan sakin görünen  yapısının altında ne denli fırtınalı hayatların akıp gittiğini kısa öykülerle gözler önüne seriyor üstad.

Bilhassa, modernleşme adı altında dejenere olan kadın- erkek ilişkileri, evlilik içindeki sadakatsizlik ve çoğunlukla da kadının ihanetinden doğan gayrimeşru çocuklardan sosyetenin bu ahlaksızlıkları gayet '' medenice '' (!) bertaraf edişine kadar yer yer eleştiriler de yaparak okuyucuya dönemin konak hayatlarından seçmeler sunuyor.

Bir şairin deli denilip de akıl hastanesinde yatışını ele alırken, sanatı anlayamayanlara ve akıllının kim olduğuna dair göndermeler de bulunuyor. Son öyküsünde ise Nazlı adlı bir konak kedisini anlatırken, ki yazarımızın gerçek hikayesidir bu, öyle sade cümlelerle öyle yüreğe dokunan satırlar yazıyor ki duygulanmamak elde değil.

Kısacası, Gürpınar öyküleriyle yazarlıkta ki başarısını bir kez daha yineliyor ve eski İstanbul köşklerinde olup bitenlere ılık tutuyor. 

Burcu A. Gözoğlu
Şubat 2017
Istanbul 

27 Ocak 2017 Cuma

Şiir Üzerine...



Şiir ile yoğurulan bir yaşamın çapraşık yollarından geçtim. Kimi vakit yabancı şiirleri çevirirken uzak bir hikayenin tünelinden çıktım ışığa, kimi vakit kapımı çalan kendisiydi mısraların, bol tütünlü gecelerin kadranında. En çok da şiir olduğum güzler düşer dimağıma, esrik ve lirik kirpikli...


Yazı yazmanın nicesi vardır. Deneme, makale, günlük, öykü ve roman. Acemi ya da profesyonel- fark etmez- bu yazın türlerini seçer veya bilinçli seçmeden siz, oturur anlık tümcelerle ya da önden araştırma yapıp düşünerek yazarsınız. Lakin, şiir öyle değildir. Şiir, sizi yazar...


Onun kendine has bir vakti vardır, şairi umursamayan. Sabahın kör şafağında demli çay buğusunda da gelebilir, içsel üşümüşlüğünüzü bir kadeh şarap ile ısınmaya gayret ettiğiniz yalın bir akşamda da usunuzu çalabilir. Velhasıl-ı kelam, bir defter ile bir kalem yoldaşıdır her yerde şairin.


Matematiksel hesaplar ya da bir roman taslağının inşaası gibi hesap kitap işi değildir şiir. Giriş, gelişme, sonuç üçgeninden bapımsız bir uzaduyumum hırçın zarafeti vardır özünde. Ah, öz dedim değil mi? İşte, o öz'ünü her şiir yazana bahşetmez. Bu sebeptendir ki, şiir yazanlar ayrıdır, şairler apayrı...


Bir şiiri siz bitiremezsiniz. Kimi vakit on dakika içinde duyum-dimağ ve defter- kalem anaforunda ortaya bir başyapıt çıkarken, kimi vakitse kitaplık rafında bekleyen dizeler aylar sonra çağırır sizi. Çünkü, bitişini en iyi o bilir. Ve tamamlandığını size öyle bir haber verir ki, o noktada şiirden ne bir dize çıkarmak ne de ona bir harf eklemek mümkündür. Arının peteğini yapışındaki akıl almaz sır gibi, şiir de bilir mayasına noktanın ne vakit yaraşacağını.


Düz yazı- elbette ki erek odak çeviri gerektirdiğinden belli zorluğu vardır- ile kıyaslandığında şiir çevirisinin tehlikeli ve meşakkatli olmasının nedeni ise sahibi olduğu yoğun ruh'tur. Tehlikelidir, çünkü sadece şairin dimağından değil, gönlünden, mevsimlerinden, içinde bulunduğu toplumdan, yolunun kesiştiği insanlardan ve tüm bunların betimsel süzgecinden geçiyorsunuzdur. Bunun aktarımı öyle keskin kılıçtır ki ya esas şiiri öldürüp bir yenisini yaratmış olursunuz veyahut esas kelimelere sadık kalarak biçimsel bir doğruluk adına ruhunu metamorfoza uğratmış olursunuz. Meşakkatlidir çünkü sizden siz'i ister ancak kendi mısralarına dokundurtmadan.


Şiir, dil zenginliği ister. Bu nedenle mitolojiden klasik edebiyata, çağdaş yazarlardan halk ozanlarına dek çok geniş yelpazede sizden okuma aşkı ve kültür birikimi bekler. Bu ikisinin yıllar süren sonucunda ise zengin bir dil haznesine sahip olursunuz. Ne kadar çok kelime bilirseniz, duygu ve düşün aktarımınızı soyutlama ve betimleme esnasında o kadar çok seçeneğiniz olur.


Biçim biçimdir. Sembolist de olabilir postmodern de... Ya da hiç bir şey olmamayı seçebilir. Sayfalar ve bölümlerden oluşabileceği gibi tek bir cümleye de sığdırabilir insanlığın izselliğini.


Her yazar şair değildir. Ama inanın her şair bir yazardır. Burada şair derken, kelimenin en dolu anlamıyla hakkını veriyor ve şiir yazmayı seven/ şiir yazan bireyleri bu ismin dışında bırakıyorum. Şarkıcı sayısı fazla olabilir lakin ses sanatçısı hakikaten azdır. Bu misalden yola çıkarak kavramların gerçek bir sanatçı için ne denli dolu olduğunu ve yanlış kullanılmasının gerek o kavramın nitelendirdiklerine gerekse betimlediği kişiye ihanet olduğunu dile getiriyorum.


Tüm bunları göz önüne aldığımızda şiirin neden diğer edebi yazınlara kıyasla az okunduğunu ve anlaşılageldiğini fark edebiliriz. Bir ülkenin eğitim seviyesi ve dil haznesi ne kadar gelişmişse, şiire yatkınlığı da o denli fazladır. Maalesef, bizim topraklarımızda şiir, hafife alınıp yadsınmıştır ve birkaç önemli üstadımız hariç okuyucunun dikkatini çekememiştir. ( esasen şiirin dikkat çekmek gibi bir popülerlik gereksinimi yoktur- o kendi okuyucu kitlesini özenle seçer). Gelişmiş toplumlara baktığınızda ise, felsefe, bilim ve şiirin kolkole yürüdüğünü görürsünüz. Entellektüel kimlik geliştikçe ( lütfen bunu entel dantel gibi argo bir zihniyetin basitlik düzlemine düşürmeyelim) ve dimağın düşün yetisi geniş bir çerçeveye eriştikçe, şiir o hedeflediği kitlenin yüreğinde ve dilindedir artık.


Tıpkı, yaklaşık bir asır önce büyük üstad Nazım'ın dediği gibi: Matematik, sibernetik, fizik, müzik, tüm bunIar, eninde sonunda, sadece, insanIar şiir okumayı öğrensinIer ve anIasınIar diye gerekIidir.


Burcu Aşçı Gözoğlu

Ocak 2017
Istanbul 

26 Ocak 2017 Perşembe

Dişi midir Yoksa Acı mıdır Mayıs Ayı ?


Zehra Tezvaran'ın okuduğum ikinci kitabı Dişidir Mayıs Ayı.

Yazar, bu romanında antik Roma'dan Kudüs'e, oradan Osmanlı'ya ve en nihayetinde Hitler Almanyası'na uzanan tarihsel döngüde dört kadın kahramanın hikayesini sunuyor bizlere.

Tullia ile Marcus... İ. Ö Roma'da varlıklı bir adamın yaşam amacını unutmuş ve sevgiye susamış karısı Tullia ile fakir şair Marcus arasında filizlenen yasak aşk, bir sene boyunca tapınakta akşamüstleri birkaç dakika sohbet etmekten öteye gitmez. Peki, köleleri ve zenginliği ile rahat bir hayatın kucağında salınan Tullia, tüm bunlardan aşk için vazgeçecek mi? Mayıs, olanca güzelliği ile baş döndürürken, ölümcül bir dansın da adımları atılmaktadır. Hikayeyi okurken, dönemin tarihsel gerçeklerine, soylu ve köle ilişkisine, ihanetin sıradanlığına ve günümüzde bile değişmeyen sosyetik siyasi ilişkilerdeki ikiyüzlü gülümseyişlere de şahit oluyorsunuz.

İkinci hikayemiz 2004 yılında Kudüs'te geçiyor. Yahudi gazeteci Anita'dır kadın kahramanımız. Milliyetçiliği ve ırkı ile övünen ve Yahudi olmayan bir adamla asla beraber olmayacağını söyleyen Anita, sırf bu sebepten Londra'da yıllarını geçirdiği sevgilisini terk eder, Hristiyan olduğu için. Peki, alt kat komuşusu olup da sonradan aşık olacağı Yosef, Yahudi olmasına rağmen sınırları inkar edip insanlığa inanan ve hümanist yaklaşımıyla her tür ırkçılığa karşı olan bu genç adam, ona gerçek sevgiyi tattırabilecek midir? Belki de Anita'nın kırması gereken yargıları, aşması gereken duvarları vardır kendine ve yaşama dair. Bu hikayede ise soykırım ve terör sorunlarını da ele alan yazarımız, insan olmanın erdemi üzerinde duruyor.

Ben en çok son iki hikayeden etkilendim. Kanımca yazar, sağlam kurgusu ve aktarmak istediği duygu karmaşıklığını ve psikolojik analizi en başarılı şekilde bu iki hikayede verebilmiş. Bunlardan ilki, 1599 senesinde Osmanlı dönemi Istanbul'unda geçiyor. Eski bir konakta pek sevdiği sessiz kocası Müfit ve hiç geçinemediği, sürekli atıştığı kaynanası Fatma Hanım ile yaşayan Behice'nin buruk hikayesi, gözlerinizde damlayamayan bir yaş olarak kalıyor. Güzeller güzeli Behice ile onu çok seven kocası Müfit'in on iki senelik evliliği çatırdamaktadır. Çünkü Behice bir çocuk doğuramamıştır ve Fatma Hanım'ın gözünde döl tutmayan kahrolasıca bir gelindir. Ve hatta üzerine derhal kuma getirilmelidir ki oğlunun soyu devam edebilsin, kendisi de torun sevdasını doyurabilsin. Burada belirtmeliyim ki, Fatma Hanım bir oğul ve iki kız vermesine rağmen, kocası onun üzerine genç bir kuma almıştır ve besbelli ki kendisine yaşatılanın öcünü gelininden çıkarmanın da peşindedir. Üstelik bu konu dile getirildiğinde '' kendisinin en azından doğurgan olup tek erkek evladı dünyaya getirdiğine'' değinir. Müfit, Behice'nin üzülmesine dayanamaz, onu çok sever ancak Osmanlı'da ana kutsaldır ve anasının dediklerini de göz ardı edemez. Daha doğrusu, hiç bir şekilde karşı çıkamaz, sadece süreyi uzatabilir elinden geldiğince. Fatma Hanım ise, çoktandır kafaya koymuştur genç gelin almayı ( Behice de aslında topu topu yirmi sekiz yaşındadır) ve kuma namzetini de bulur. Gönlü ve kendi güzel Behice ise, herşeyden habersiz, kocasıyla mutlu olduğu anların saf huzuru ve bebek özleminin hüznü arasında günlerini geçirmektedir. Osmanlı'dan maalesef günümüze dek pek bir şey değişmemiş bu konuda. Bugün doğuda ve hatta koskoca '' güya eğitimli'' büyük şehir insanları arasında bile kadına yüklenen bu ağır misyon, sonuç itibariyle de dağılan yuvalar halen gerçekliğini korumaktadır.

Son hikayemiz ise 1939 Mayıs'ında Almanya'da geçer. Alman hemşire Anna ile Nazi subayı beş yıllık sevgilisi Herbert'in hikayesi, hem aşkın yaşama bağlama gücünü gözler önüne seriyor hem de bir ülkenin nasıl da Hitler diktasına yenik düştüğünü okuyucuya gösteriyor. Bence sırf bu ikinci neden için bile okunmaya değer. '' Her gün haşlanmış patates var ama bunu bize Hitler sağladı. Ondan önce açtık. '' diyen hemşireye Dr Klauss'un çarpıcı yanıtı gecikmez: '' Evet, patatese demokrasimizi sattık, başımıza bir diktatör getirdik.'' Nazi subayı Herbert bile zaman zaman yapılanları ruhunda sindiremez çünkü sevmeye ve sevilmeye yatkın bir ruhu vardır. Almanya için en iyiyi isteyen Anna, zamanla kar kaplamış yüreğinin Mayıs güneşi ile eridiğini ve içinden en insancıl ve en yüce duyguların çıktığını görür. Ve Anna biliyordur, Tanrı, Hitler'i zafere eriştirmeyecektir. 

Aslen doktor olan Tezvaran'ın önceden okuduğum Eylül'ün Seçimi aynı kadının farklı seçimler sonucu yaşayacağı ihtimaller üzerine kuruluydu. Fakat, bu kitap gerçekten daha başarılı kurgu ve satırlardan oluşuyor. Farklı dönemlerde dünyaya gelseydik ki belki de gelmişizdir, nelerle karşılaşacağımız ve o anki ruhumuzla nelere karar verebileceğimiz gibi önemli bir noktayı da düşünmemizi sağlıyor. 

Ancak, kitabın kapağında da yazıldığı gibi, dört hikayenin ortak noktasında şu soru yer alıyor: 
Sizin, insan olmaktan başka bir kimliğiniz var mı gerçekten ?

Burcu Aşçı Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul 

25 Ocak 2017 Çarşamba

Asıl Ölen Köpekti: Maugham'dan Boyalı Peçe


Son dönemlerde okuduğum en etkileyici kitaplardan biri Maugham'ın Boyalı Peçe'si oldu. Kadın- erkek arasındaki ilişkiye, dönemin toplumu ve evliliklerin toplumsal kaygı zemininde ilerleyişine, sevgi ile cinselliğin ölümcül yanlarına ve her şeyden öte insan olmanın içselliğine ait vurucu bir roman... Öyle ki , yazıldığı dönemde Maugham Hong Kong'da yaşıyordu ki romanda orada geçer, pek çok kişi karakterin kendisi olduğunu zannedip o sinirle yazarımızı mahkemeye vermiştir. Kitap defalarca toplattırılmıştır. Yani, burda güldüğüm nokta şu ki, bu tarz hareketler davacı olan kişilerin yaşam şekillerini göz önüne sermelerine yetivermiş. Yarası olan gocunur misali...

1920li yıllar Londrası... İki kızını da toplumsal sttaülerini yükseltecek şekilde evlendirmek isteyen bir anne karşımıza çıkıyor. Zira, baş yargıç olamamış kocasından umudunu yitirmiş. En çok umut bağladığı büyük kızı Kitty, ki pek çok erkeğin başını döndüren bir güzelliğe sahip- yirmi dördüne gelip de halen evlenemediğinde, pek göze batmayan küçük kızı bir barona eş olma yolundadır. Sırf, kardeşi ondan önce evlenmesin ve insanlar çenesini kapasın diye kendisine deli gibi aşık olan bakteriyolog Walter ile alelacele evlenir Kitty. Hong Kong o vakitler İngiliz sömürgesidir ve orta halli Walter görevli olarak orada yaşamaktadır. Düğün ertesi çiftimiz soluğu uzakdoğunun bu etkileyici şehrinde alırlar.

Ancak, Walter'ın sevgisi ne denli büyükse de Kitty ona karşı merhamet ve arkadaş sevgisi hariç hiç bir şey hissesemez. Bu da onu, sömürgenin güçlü adamlarından Charlie ile yaşanacak yasak aşka taşır. Charlie'yi gözünde öylesine büyütüp tapılacak bir adam olarak görür ki Kitty, Walter'ın onları yakaladıklarından şüphe ettikleri gün bile dünya umrunda değildir. Ne onu seven kocası ne de Charlie'nin zarif eşi...

İhaneti öğrenen Walter, iki seçenek sunar. Bu Walter'ın keskin zekasının ürünüdür zira Charlie'nin gerçek yüzünü Kitty'nin görmesini sağlar. Ya mahkemede onu ihanet ile suçlayıp boşanacaktır ( bu durum Charlie'nin de toplumda öğrenilmesine yol açacaktır) ya da Kitty kendisiyle birlikte Mei-tan-fu adlı kolera salgını olan bölgeye gelecektir. Çünkü Walter, bakteriyolog olarak orada kolerayı araştırmak için buluncaktır. Ve belki de bu sayede eşinin ölümünü planlıyor olabilir zira bölgede koleradan kurtulmak adeta mucize gibi görülmektedir.

Ancak, olaylar öyle bir gelişir ki, Walter'ın alıntı yaptığı Oliver Goldsmith'in ünlü şiirinde ki bır mısra sonun belirleyicisi olur: ' Asıl ölen köpekti. ' Hayır, bu noktayı açıklamayacağım, edebiyatçı olarak derin bir analiz verebilirim ama isterim ki sizler de azıcık meraklanıp araştırma yapıverin :)

Hiç bir şey göründüğü gibi değildir. Kötü sandığımız biri bakarsınız nice iyiden daha doğru bir yüreğe sahiptir. Ya da çok iyi ve saygılı görünen birisi, tek bir hareketiyle en ölümcül günahı işleyebilir. Yaşam, dışardan yargıya mahal vermeyecek şekilde içsel ve karmaşıktır. Ve en büyük yargıç, içimizde ki vicdandır. Bizi en nihayetinde o yargılar ve yaşadığımız tecrübeler sonucu arınmaya başlarız. 

Maugham, İngiliz edebiyatının çok büyük üstadlarından birisidir. Kendisiyle henüz tanışmadıysanız, başlangıç olarak bu romanını tavsiye ederim. Esasen oyun ve öykü yazarı olan Maugham çağdaşlarının modernist yaklaşımının aksine sade bir tarzı benimseyip yazmıştır. Oyun ve romanları gayet akıcı olan yazarı rahatlıkla okuyabilirsiniz. 

Burcu A. Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul 

24 Ocak 2017 Salı

Bir Grip İki Kitap


Merhaba,
Pek yazamadığımın farkındayım zira tam dört gündür üst solunum yolu enfeksiyonundan muzdarip bir halde yatak döşek yatmaktayım. Cumartesiden beri haşır neşir olduğum grip beni sürekli uyutup, yatakta dinlendirirken, eşimin hazırlayıp başucuma getirdiği karabiberli çay, ıhlamur ve meyveler bir nebze işe yaradı elbet. Gözlerimi açtığım anlarda da sıcacık yatakta uzanıp tüm gün kitap okudum ( okumaktayım)

Zülfü Livaneli'nin pek çok kitabını okuyup da Serenad'ı bu vakte kadar okumamak olur muymuş demeyin efendim. Oluyor.. Ben kimi kitapların kendi vakti olduğuna inanırım. Misal, yıllar yıllar önce Mungan'dan Üç Aynalı Kırk Oda'yı birkaç kitapla beraber almıştım ancak kitaba yaklaşık iki sene sonra başlayıp müthiş etkilenerek bitirmiştim. Araya pek çok kitap girmişti elbet. Serenad'da aynı vakitsizlikten nasibini alanlardan. Ancak, iyi ki şimdi okumuşum diyorum, çünkü memleketin içinde bulunduğu hal ve dünyanın sağ görüş zihniyetiyle kendini yitirmeye başladığı ortamda, kitap çok daha etkili oldu. Nadia ile Max'in kaderine  mi ağlasam, Mari'nin geçmişine mi yansam, Ayşe ninenin derede yitip giden ailesine mi ağıt yaksam yoksa devletler arası sessiz ama utanç dolu anlaşmalara mı böğürsem bilemedim. Sanırım, hepsini birden yaptım satırları okurken. Faşist zihniyetlerin katliam ile ideolojilerini ayakta tutma çabasında, halkların suskunluğunun da fazlasıyla payı vardır. Max'in bir yerde söyledği cümle çok da anlamlıydı: Tek bir Alman'ın yapacağı şeyin ne kadar önemi olabilirdi ki? Bireysel iyi niyetten öteye gidemez. Oysa, örgütlü olunmalıydı. ( net cümle bu değil, zira kitap kütüphanemde ve aklımda kalanı özet geçtim) Tüm devirlerde değişen bir şey olmadığını görmek ise, insanlık adına gerçekten acı verici. Velhasıl, aradığınız tarihi gerçeklik, kurgu, aşk ve etkileyici bir şeyse lütfen Serenad'ı kitaplığınıza ekleyiniz.

Zweig hayranlığımı bilen bilir. Esasen geçen hafta Karmaşık Duygular kitabını okuyup bitirmiştim ancak onun hakkında cidden detaylı bir yazı yazmam icap ettiğinden, dün okuyup bitirdiğim Yakıcı Sır'ı yazıya dahil etmeye karar verdim.

Sosyetik ve çapkın bir baron, bahar izninde pek de kalabalık olmayan tatil beldesine gelir ve aradığı boş günlerini keyiflendirmeye yarayacak zararsız bir flörttür. Tüm gün kimseyi görememenin sıkıntısından patlarken, beklediği av, akşam yemeğinde karşı masasına oturur. Evli ve çocuklu kadın kahramanımız; oğlu ile salonda yerini almıştır. O andan itibaren avına yaklaşmanın yolunun kadının oğlundan geçtiğini düşünen baron, tatilin ilk günlerinde oğlanın güven ve sevgisini kazanır. Öyle ki, ergenliğe adım atmaya hazırlanırken büyükler tarafından takdir edilmeyi arzulayan oğlan, barona karşı büyük bir sevgi besler ve gün geçtikçe annesiyle ilgilenen baronu kıskanır. Zaman ilerledikçe, annesi ile baronun kendisinden bir sır sakladığını düşünüp onların oyununu bozmaya adar kendini. Sonuç ise gerçekten harika... Yaşı geçmekte olan bir kadının güzelliğinin son demini bir aşkla mı heba etmesi yoksa kendini çocuğuna mı adaması gerekir düşüncesinin de altını çizen Zweig, yine psikolojik analiz dehasını satırlara dökmüş. Okumanızı tavsiye ederim. İnsan benliğini kanımca Dostoyevksi ve Tolstoy'dan sonra en iyi çözümleme yetisine sahip yazarlardan birisidir.

Sevgiler ve sağlıklı günler :)

Burcu A. Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul 

19 Ocak 2017 Perşembe

Exhibiton/ Sergi: 40 Şair 40 Şiir



Kadıköy Belediyesi'nin önderliğinde 7 Ocak'ta Barış Manço Kültür Merkezi'nde Nazım Hikmet'i Anma Haftası'nda harika bir sergi açıldı. Nazım Hikmet'ten Bugüne El Yazısı Şiirler başlıklı sergide 40 adet şairin 40 adet el yazması şiirleri bizlerle buluşuyor. Her el yazmasının bir adet de kopyası bulunmakta olup 50 Lira karşılığında satışa sunulmakta. Türkiye Yazarlar Sendikası arşivlerini açıp böylesi güzel bir sergiye imza attığı için ayrıca teşekkürler...
Hayranı olduğum şairlerin kendi el yazılarını görmek ve imzalarına şahit olmak bambaşka bir keyifti. Lafı çok uzatmadan sizleri fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum. Bu arada gitmek isterseniz sergi ücretsiz ve 3 Şubat'a kadar BMKM'de sizleri bekliyor olacak.





Nazım Hikmet


İlhami Bekir Tez 

                                                              Behçet Necatigil 


                                                             Melih Cevdet Anday 


                                                             Ceyhun Atıf Kansu 



                                                         Fazıl Hüsnü Dağlarca 



                                                             Ümit Yaşar Oğuzcan 


                                                               Özdemir Asaf 

                                                             Cahit Külebi 




                                                          Şükran Kurdakul 


                                                                   Salah Birsel 


                                                              Cemal Süreya 


                                                                Kemal Özer 

                                                                   Refik Durbaş 




                                                               Özdemir İnce 


                                                                 Nihat Behram 


                                                            Ataol Behramoğlu


                                                                   Ahmed Arif 


                                                                   Attila İlhan 

Afşar Timuçin



                                                                   Ahmet Telli 


Orhan Veli 



                                                                  Metin Eloğlu 

Sennur Sezer



                                                                   Ahmet Oktay 


                                                                      Can Yücel 





BURCU A. GÖZOĞLU
OCAK 2017
ISTANBUL 





12 Ocak 2017 Perşembe

İyi'yi Biriktirmek


Yaşamda herşey birbirinin zıddı ile var oluyor. Aydınlık karanlıkla beraber iyilik kötülükle...Ancak, neyi tercih edeceğiniz ve hayatınızı hangi yönde ilerleteceğiniz size kalmış. Kabınızı neyle doldurursanız, gün bitiminde elinizde yaşamdan size arta kalan da o olacaktır.

Bu sebeple, kendi yaşantımda ilerleyen yaşlarımla birlikte büyük değişim ve dönüşümler yaşadım. Tekamül adını verdiğimiz bu serüvende, yaptığım en iyi şey kendime az ama öz bireylerden oluşan bir yaşam alanı kurmak oldu. 

Negatif bireyler gerek davranış gerekse söylemleriyle sizleri de aşağıya çekmeye çalışacaklardır. Haset, ikiyüzlülük, dedikodu, iftira, boş konuşmalar, kötücül düşünceler aslıdna karşınızdaki kişinin ruhsal seviyesinin göstergesidir. Karanlığın ağır bastığı hayatlar, sizde var olan aydınlığı da karartmanın peşindedir. Nedeni basit aslında. Var olan bir üst ruhsal seviyeye geçemeyeceği için, sizi kendi seviyesine indirmeye çalışır. Böylelikle, sizin aydınlığınız sönecektir. Şöyle bir örnek vereyim: Bir birey sizi çekemediğinden hakkınızda akla hayale gelmez şeyler söylüyorsa, yapacağınız şey ona cevap vermek değildir. Susun. Sessizliği tercih edin. Çünkü sizin reaktif davranışınız kötüyü körüklemekten başka bir şeye yaramaz. Oysa, iyiliğin ispata gereksinimi yoktur. 

Daha da önemlisi, ben artık negatif bireyler için de dua ediyorum. İyiyi görebilmeleri ve ıslah olabilmeleri için. Allah seni ıslah etsin cümlesi bu açıdan çok manalıdır. Zaten tekamül serüveninde olduğumuz bu yolculukta, karşımızdakinin ıslahını istemek edilebilecek en iyi duadır. Tabi ki ıslahın şekli ve şemali Yaratıcı'ya kalmıştır. İnsanoğlunun benliğinin ıslahı için törpülenmesi gerekir ve bu törpülenme süreci acı verebilir. Ama unutmayalım ki altın ancak ateşten geçtikten sonra kirini pasını atıp güneş gibi ışıldamaya başlar.

İyilik eden iyilik bulur. Bu kanıksanmış cümleyi hiç de hafife almayın. Evet, iyi olmak kimi vakitler kazandırmaz. Ama yaşam dediğin kazan-kaybet adlı bir oyun değildir. Birey daima edinimlerinden kazanır. İyilik, kar amaçlı bir ticarette değildir. İyilik yaptığınıda ya da daima iyi söylemlerde bulunduğunuzda günümüz bencil tabiriyle kazanmazsınız belki ama hiç bir vakit de kaybetmezsiniz. En fazla nötr kalabilmişinizdir. Ve sizin iyi düşünceleriniz ile oluşturduğunuz iyilik kalkanı, sizi daima kem gözlerden korumayı başaracaktır. Benim hayatımda bunun pek çok örneğini bizzat yaşamışlığım vardır.

Hayatınızı, güzelliklerle doldurmayı tercih edin. Çünkü, hayat dediğiniz seçimlerinizin toplamıdır. Örneğin, etrafıma baktığım da ne kadar güzel insanlar biriktirdiğimi görüp seviniyorum. Ayrıca, kedisever annelerle harika bir dostluk grubumuz var. Burada, blog camiasında, yüzyüze görüşmesek de hoş dostluk kazanımlarımız var. Sokağa çıktığımda, her gün bana selam veren ve bakışlarıyla halimi hatrımı soran köpeğimiz Fox ve kedimiz Balkız var. Bir çiçeğin açışını ya da günün sisler ardından doğuşu var. 

Siz, neye yoğunlaşırsanız benliğinizde onu büyütürsünüz ve evrenden de hayatınıza o akar...

İyilik ile bakan bir yürek, hayattaki en büyük kazanımınızdır, çünkü Tanrı'nın onca acılardan sonra size verdiği hediyedir güzellik barındıran gözleriniz...

BURCU A. GÖZOĞLU
OCAK 2017
ISTANBUL 

11 Ocak 2017 Çarşamba

Kelam Damlası: Kuraklık Deneyimleri



Kuraklık, bizlerin yaşamda karşılaştığımız test anlarının mana yolundaki sembolüdür.

Bir anda kendinizi mali sorunların eşiğinde buluverirsiniz. Ya da çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın iftirası ile karşı karşıya kalırsınız. Veyahut çoğumuzun, yaşamımızın belli vakitlerinde kullandığı bir kalıp vardır:" Hep benim mi başıma geliyor?"

Birincisi, inanın hep sizin başınız değildir allak bullak olan.Yeryüzündeki her insanoğlunun kuraklığa mahkum olduğu anlar vardır.İkincisi, kuraklık zamanınızda size inen yargı- ki bu karşılaştığımız sorunu simgeler- sadece ve sadece sizin ruhsal gelişiminiz adına mevcuttur.

Yargısızlık ise durma anıdır. Diğer bir deyişle gelişme yoktur. Şöyle bir insan düşleyin- hatta toplumun kimi katmanlarında mevcuttur bu şahıslar: Maddi sıkıntıları yok, kaygıları yok, beyinlerini kurcalayan "niye burdayım, evren ile alakam nedir?" gibilerinden ruhsal gelişime ışık tutan soruları yok, bir elinde cımbız diğer elinde ayna, umurunda mı dünya misali yaşayan kişiler...Eh burada bir gelişim mevcut mudur sizce? Asla. Çünkü, kendi yaşamınızı da gözden geçirdiğinizde, şunu fark edeceksiniz ki, değişimler, kaoslardan sonra meydana gelir. Ve eğer hayatınızda kaos mevcut ise, bunun öncesinde mutlaka bir yargı vuku bulmuştur ki kuraklık dönemine girmişsinizdir. Tıpkı sürgün deneyimlerinde olduğu gibi, insanın en çok kafasını çalıştırıp çıkış yolları aradığı bir edinim sürecidir bu evre...Ve bunun içindir ki gerek dinler gerekse mana ilmi şunu söyler: "Doğru adam, yargılanır."

Yargılanır çünkü doğru adam Yaratan'ı oynayandır. Onun halefi olarak ruhsal manada tekamülünü tamamlaması adına, ruhen belli aşamalardan geçmesi gerekir. Buna yardımcı olan şey ise karşılaştığı negativiteler ve buna paralel olarak onun, negativite karşısında göstereceği tavırdır.

Somut bir örnek vermek gerekirse, hayatınız boyunca dedikoduyu sevdiniz diyelim. Belki kendi içinizde bunun zararsız olduğunu düşündünüz. Ve bir gün, evrene yolladığınız bumerang size "yargı" olarak geri döndü. ( Unutmayın, Tanrı sizi yargılamıyor, kainat formülleri gereğince siz yargıyı üzerinize çekiyorsunuz!) Çok güvendiğiniz bir arkadaşınız, kimsenin bilmemesi gereken bir sırrınızı "dedikodu" yaparaktan ortalığa yaydı ve bu sizde o kişiye karşı bir öfke, çevreye karşı ise utanç duygus uyandırdı. Bu kuraklık döneminizde, yapacağınız iki seçenek mevcuttur: Ya arkadaşınızla kötü bir şekilde ilişkinizi keser atar ve eski tas eski hamam hesabı, diğer şahıslarla bu kez onun dedikodusunu yapmaya devam edersiniz (ki bir başka yargıyı üzerinize çekmenize vesile olur) veya yaşadığınız edinimden bir ders çıkartıp kendinizi ıslah edersiniz. Ve ıslah ettiğiniz noktada ruhsal manada ufak bir aşamayı da katetmiş olursunuz. Bu ufak adımların toplamında ise ışık daha da büyüyerek hayatınıza pozitivite saçar.

Negatif eğilimleriniz Tanrı tarafından yargılanmaz çünkü negativitenin kendisi aslında yargıdır. Ve bir yargıyı üzerinize çektiyseniz, bunun ıslahı da sizin elinizdedir.Hani dinlerde söylenen hoş bir söz vardır: Tanrı, kaldıramayacağından fazlasını insana vermez. İşte, bu sözün arka planındaki mana burada yatmaktadır. Kısacası, başınıza gelen yargı, sizin sahip olduğunuz negativitenin değişmesi adına yine sizin tarafınızdan yaşamınıza girmektedir.Ayağınızı vuran bir ayakkabınız olduğunu düşünün: Ya ayakkabıyı çıkarır ya da yeni ayakkabı alırsınız. Fakat o ayakkabı ile yol gidilmeyeceğinin bilincindesinizdir. Çünkü siz gelişmişsinizdir lakin ayakkabı aynı kalmıştır.

Sabırsız insanlar yaşamlarının büyük bölümünde sabretmek zorunda kaldıkları bir şeylerle karşılaşırlar. Çabuk öfkelenen kişilerin çoğu bu öfkeyi güdüleyecek olayları üzerlerine çeker. Ve çoğumuz burada reaktiv yolu tercih ettiğimiz için, yargı da peşinden gelip bizi kuraklık dönemine iter. Ta ki biz bu negatif eğilimimizi ıslah edene kadar. Islah olunduğu vakit, yargı bir daha uğramaz. Çünkü, ruh, o belli konudaki eksikliğini tamamlayıp, ışığı saçarak, tekamül yoluna devam etmektedir.

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
OCAK 2017
ISTANBUL

10 Ocak 2017 Salı

Bir Evliliğin Şiirsel Dökümü : Doğumgünü Mektupları




Şurada yer alan yazımda  Sylvia Plath'in günlükleri üzerine yazarken, Ted Hughes'ün Doğumgünü Mektupları adlı kitabından bahsetmiştim. Amerikan edebiyatı'nın kendine has dili ile dünyaya mal olmuş kadın şairi ile olan evliliğini, şiirsel bir dille anlatan Hughes, olaylara bir de onun bakış açısından bakmamızı sağlıyor.

İngiliz edebiyatının büyük isimlerinden Ted Hughes, Sylvia Plath ile "yazma" tutkusunu "aşk" ile harmanlayıp kısa süre içerisinde hayatlarını birleştirirler. Elbette, savaş sonrası İngilteresi'nde ekonomik koşullar iyi değildir. Buna rağmen, ikisi de zorlukların beraberce üstesinden gelmeye hazırdır. Aslında öyle de olur, fakat üstesinden gelinemeyen iki önemli nokta, hem evliliğin dağılmasına hem de Sylvia'nın intiharına yol açar. Birincisi, Sylvia'nın erken yaşta kaybettiği babası ve buna bağlı olarak genç yaştan itibaren ölüm ile olan esrarengiz ve bir o kadar da yaratıcı ilişkisi. Diğer ise, Ted Hughes'ün başarılı bir şair olmasının yanı sıra, etrafındaki kadınlarla olan gündelik ilişkileri.


Ancak, Ted açısından bakarsak, Sylvia'yı sadece evliliklerinin bitmesine neden olan Assia Wevill ile aldattığını görüyoruz. Hatta, en başlarda Sylvia'ya o denli aşıktır ki, fakirlikten bir dairenin çatı katında kısa süre yanında kaldığı genelev kadınına bile dokunmaz.


Sylvia ile ilk tanıştığı gün küpelerini almıştır onun, bir dahaki görüşmelerine fırsat olsun diye. Ve şöyle seslenir Ganimet adlı şiirinde:


"... Usulca aldım

Dişlerinin arasındaki tokayla
Kulağındaki küpeyi ganimetlerim olarak."

İlk kez beraber oldukları günü ise Rugby Sokağı No:18 adlı şiirinde oldukça uzun ve lirik bir dille anlatıyor Hughes. İşte o günden birkaç dize:

'"Başlarımız dönerek sarıldık birbirimize
Korunmak için ve cambazlar gibi bir fıçı içinde
Birlikte yuvarlandık bir Niagara'dan. Düşerken
O uğultunun içinde yanağındaki yara izi söyledi bana
Gizli adını söyler ya da bir parola verir gibi
Nasıl kendini öldürmeye çalıştığını. Ve duydum
Bir an bile seni öpmeyi bırakmadan
Sanki dönen gürüldeyen şehrin üstünde
Ayık bir yıldız tarafından fısıldanmışcasına ' Girme bu işe' sözlerini.
Ödlek bir yıldızdı konuşan. Hatırlamıyorum
Nasıl kendimi sana sarıp
Gizlice soktuğumu otelden içeri. Birlikteydik artık
Bir balık kadar ince, kıvrak ve düzdün.
Yeni bir dünyaydın. Benim yeni dünyam.
Demek Amerika bu, dedim hayretle.
Güzelim, güzelim Amerika."

Evet, Sylvia diğer kadınların hepsinden farklıydı. Hughes bunu ilk bakışta anlamıştır. Çekici, özgür ve bir o kadar da ürkek. Yetenekli, zeki ve yaratıcı. O, bir nevi Amerikan Edebiyatı'nın canlı simgesidir Ted için.


Ve küçük bir kilisede, Haziran'ın 16sında, zangoçun şahitliğinde, Sylvia pembe el örgülü elbisesinin içindeyken evlenirler. Hughes, Pembe Örgülü Elbise adlı şiirde o günü kimsenin bilmediği detaylarla anlatır.


"...

Pembe örgülü elbisenin içinde
Hiçbir şey hiçbir şeyi lekelememişken daha
Durdun mihrabın önünde."
...

Evlilikleri ilerledikçe, Ted gitgide başarılar kazanırken, Sylvia evin esas geçimini sağlamak amacıyla öğretmenlik yapar. Hatta ilk günkü heyecanını, Ted " Mavi Flanel Tayyör" adlı şiirde adeta resmeder. Öğretmenlik, Sylvia'nın pek de isteyerek yapmadığı bir meslekti, zira kendisi zamanının tümünü yazmaktan yana kullanmak istiyordu.


"...

O ilk sabah,
Vereceğin ilk dersten önce üniversitede,oturmuştun orada
Kahveni yudumlayarak.
...
Gördüm kahveni yudumlarken yüreğini kavrayanın
Seni çoktan bir kez öldürmüş korkular olduğunu
..."

Sylvia Plath, yazamamaktan muzdariptir. Elbette, şiirler kaleme alır, ilk şiir kitabı da basılır, kimi dergiler şiirlerini ara ara yayınlar. Ancak, gerek annelik gerek ev kadınlığı onun zamanının çoğunu ele geçirdiğinden, Ted kadar rahatça yaratamaz. Aslında, hakkını yememek gerek çünkü Ted Hughes, her daim onun yazması için çabalamıştır.


Sylvia'nın uykularını bölen korkuları, ki en temelinde yatan babasızlık ve bir de başarısızlık korkusu, Ted'in sık sık baş etmek zorunda kaldığı durumlar olmuştur. Bunu şiirlerin pek çok bölümünde görebilmek mümkün.


" Her gece uykunda

Babanın mezarına iniyormuşsun gibi
Sanki bakmaktan korkardın ve hatırlamaktan ertesi sabah gördüklerini."

Ve Sylvia, Ted'i bir nevi kaybettiği babasının yerine de koymuştur, bunu Ted de gayet iyi bilmektedir. Siyah Palto adlı şiirde Hughes, bunu şöyle dile getirir:

"...
Fark edemedim bile
Merceklerini kısarken sen, nasıl
İçime giriverdiğini babanın."

Kumsal adlı şiirde, Sylvia'nın içinde bulunduğu koşullardan bunalışını dile getirir Hughes:


"Çırpınıyordun serbest kalmak için, Kasım ortasında

Göçmen bir yılan balığı gibi denize ihtiyacın vardı.
..."

Assian Wewill ile komşu olup tanışmalarını ve Sylvia'nın bu kadına karşı duyduğu gerginliği dile getirirken, ona aşık olduğunun itirafını da yapar Hughes Düş Görenler adlı şiirinde:


"Biz bulmadık o kadını- o bizi buldu

...
O anda benim içimdeki düş görücü de
Ona aşık oldu ve fark ettim hemen bunu"

Vantrilok adlı şiir ise, Sylvia ölmeden önceki akşam, beraber geçirdikleri geceye aittir. Evlerini ayıran çift, bir süre birbirlerini görmezler ve bu dönem Sylvia'nın en çok ürettiği dönem olur. Fakat, Ted'i seviyordur ve özlemiştir. Onu bir gece yanına çağırır, bir şeyler içer ve sohbet ederler. Niyeti, sevdiği adamla her şeye yeniden başlamaktır. Beraber olurlar, Ted de onu özlemiştir ve Assia'nın onda yarattığı etki sönmüştür. Ne var ki Assia hamile olduğu için ondan ayrılamaz ve bunu dile getirir o akşam. İşte, o gece Sylvia'nın son gecesi olur. Çünkü, seneler önce babasını kaybettiği gibi, bir akşam vakti ansızın babsının yerine koyduğu tek adam da onu terk etmiştir.


Ted Hughes, o son akşamı pişmanlık ve sevgi dolu şu dizelerle okuyucuya sunar:

"Kavrayıp birbirimizin gövdelerini
Devrildik oracıkta birlikte 
Karanlık yatak odasında kuklan uyandı,
Haykırdı bir kırbaç şiddetiyle.
...
Sen yatakta yatarken 
Dayandım kilitli kapıya
Kukla damda oturmuş haykırıyordu
Seni bırakıp kaçtığımı bir orospuya.
..."

Ölümden Sonra Hayat adlı şiirde ise oğulları Nicholas'a mama yedirirken, Sylvia'sız geçen günleri dile getirir:

" ...
Oğlunun gözleri Slav, Asyalı
Uzun kirpikli gözkapaklarıyla bizi şaşırtan
Ama sonra tam senin 
Gözlerine dönüşen o gözler
Islak birer mücevher oldular.
..."

Tüm kitabı baştan sona okuduğunuzda, Ted'in Sylvia'yı gerçekten de sevmiş olduğunu görüyoruz. Ancak, Plath'in içine düştüğü karamsarlık, kafasından kovamadığı hayaletleri aralarında belirgin bir çukuru inşa ediyordu. Ted'in ise başka kadınlarla olan diyalogları, ona deli gibi aşık olan Sylvia'yı git gide daha da beter bir çıkmaza sürüklüyordu. Ve Ted Hughes'ün en büyük pişmanlığı olan son ilişkisi, Sylvia'yı o çukura tamamen gömmüş oldu. Özellikle son geceleri için Hughes şunu söyler: " Onu yalnız bırakmamalıydım, bana ne kadar ihtiyacı olduğunu fark etmeliydim."


Kitabın son şiiri, Sylvia'nın en sevdiği renk olan Kırmızı adını taşıyor. Kırmızı çiçekleri ve kırmızı kalpler çizmeyi çok seven Sylvia'ya sesleniyor Ted Hughes:


"Kırmızının yüreğinde 

Saklanmıştın keskin beyazlıktan
Ama maviydi yitirdiğin mücevher."

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU

OCAK 2017
ISTANBUL.

9 Ocak 2017 Pazartesi

Hayat Işığım: The Light Between Oceans







Geçenlerde kar yağışı nedeniyle evde kalınca, ne izlesem diye internette gezinip durdum. Tarihi ve savaş dönemi filmlerine karşı ilgim olduğundan Hayat Işığım adlı film ilgimi çekti. Koydum bir fincan kahve ve başladım izlemeye...
Yönetmenliğini Derek Cianfrance'nin yaptığı ve başrollerinde Miachael Fassbender, Alicia Wikander  ve Rachel Weisz'ın paylaştığı 2016 yapımı bu dram türündeki film, oldukça etkileyiciydi.

Birinci Dünya Savaşı'nda Fransız cephesinde dört sene savaşan ve bunun sonucunda ağır travma geçiren Tom, kendi isteğiyle Avustralya'da ıssız bir adada deniz feneri bekçiliğine talip olur. Önce geçici olarak girdiği bu meslek, eski deniz feneri bekçisinin ölümüyle, kalıcı hale gelir. Bu arada kasabada evlerine misafirliğe gittiği ailenin kızı Isabel ile aralarında önce platonik daha sonrasında mektuplaşmalarla devam eden bir aşk başlar. 

Tom'un dışarıya kapalı olan iç dünyasını açtığı ve yeniden ''yaşamı hissetmeye'' başlamasını sağlayan Isabel, ıssız adada onunla doğa içinde yaşamaya dünden heveslidir. Aralarında saf bir sevgi yeşermiştir. Birkaç ay sonra kasabada sade bir törenle evlenip, adaya doğru yola çıkarlar.


Isabel'in hamileliğiyle gayet güzel günler geçirirlerken, bir gece fırtına patladığında Tom deniz fenerinde nöbetçidir. Sinirlerimin zıplayıp tavan yaptığı sahnelerden biri bu esnada gerçekleşir. Isabel'in erken doğum sancıları başlar, ne yapacağını bilmez bir halde, kanaması başlamışken, pencereye doğru koşar. Tom diye seslenmektedir ancak Tom, deniz fenerindeki odasında nöbette olduğundan hiç bir şey duyamaz- ki o da o esnada evlerinin penceresine bakmaktadır. Fırtınalı havada Isabel daha fazla dayanamayıp, deniz fenerinin merdivenlerini - rüzgarın sertliğinden zorlanarak- çıkıp demir kapıyı yumruklasa da , dışarının korkunç uğultusundan hiç bir şey duyamaz Tom. Ve ancak sabah nöbet bitimi kapıyı açtığında baygın karısını bulur. İlk bebekleri ölmüştür.

Kasabaya ve doktora gitmek istemeyen Isabel'n bu davranışı kanımca saçmaydı diyeceğim ama o dönem kadınları için düşük utanç verici bir olgu olduğundan- ki bunu da filmde dile getiriyor- belki anlayaışla karşılamak lazım.

Ve bir diğer gebelik de aynı şekilde, doğuma az kala erken sancılarla düşükle sonuçlanır. Psikolojisi tamamen alt üst olan Isabel, günlerini iki bebeğinin mezarı başında geçirirken, Tom sevdiği karısına elinden geleni yapmaktadır. O esnada, uzaklardan kıyoya doğru sürüklenen bir kayık görürler. Hemen sahile yardım için koşarlar. Kayıkta, ölmüş bir adam ile ağlayan bir bebek bulunmaktadır. Isabel bebeği alıp yıkar sarıp sarmalar, minik kıza gözü gibi bakar. Kasabaya inip olayı polise bildirmek için yola çıkan kocası Tom'u durdurur. Bu minik bebeğin onların olabileceğini, adamın zaten öldüğünü ve kimsenin bir şey bilmesine gerek olmadığını söyler. Üstelik kasabadakiler de onun hamileliğini bildiği ve birkaç ayda bir kasabaya indiklerinden herkesin buna inanacağı konusunda kocasını ikna eder. 

Tom, çok sevdiği karısını kıramaz ve Lucy adını verdikleri kızlarıyla mutluluk dolu beş sene geçirirler. Ta ki bir gün bebeğin vaftizi için indikleri kasabada, kilise bahçesinin mezarında Tom, ağlayan bir kadın görene kadar...

Kadının üzüntüsünden etkilenen Tom, kadının ardından mezar taşına bakar. Orada, Hannah'nın sevdiği kocası Frank ve bebekleri Grace'in adı yazmaktadır. Altındaki çarpıcı notta ise denizde kayboldukları belitilmiştir. İşte, o noktadan sonra Tom ile Isabel'in yaşamları eskisi gibi olmayacaktır.

Sonsuz bir sevgi ve bağlılık, dürüstlük, annelik kavramı ve sadakat üzerine kişiyi düşünmeye de sevk edecek dram dalında başarılı bir filmdi bence. Elbette kimi eksik yönleri de vardı fakat, benim kanımca pek çok filmin dikkatli bakıldığında eleştirlecek noktaları oluyor. Önemli olan bunlar az sayıdaysa, çok da takılmayıp, filmden keyif alabilmek. Bu filmde başroldeki Fassbender ile Wikander duygularını yansıtma konusunda gayet başarılı bir oyunculuk sergilemişler. Dönem filmlerinden de hoşlanıyorsanız, bu karlı günlerde Hayat Işığım'ı izlemenizi tavsiye ederim.

Burcu A. Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul 


8 Ocak 2017 Pazar

Herkesin Anladığı Tek Dil Sevgidir


“Herkesin anladığı tek dil sevgidir. Evet bu dilde okuyabiliyor, ama konuşamıyorum.”
Iris Murdoch

20. yüzyılın en yetenekli ve entelektüel kadın yazarları arasında yer alan Iris Murdoch, felsefe öğrenimi görmüş ve insan ahlakı, sevgi, iyilik ve mutluluk üzerine sorgulayıcı oyun ve romanlar  yazmıştır.

Kelimelere aşık ve sözcüklerin gücüne inanan Murdoch, 1978 yılında Booker ödülünü aldıktan sonra yüzyılın dil dâhisi olarak da nitelendirilmiştir.

Fantazinin imgelemeyi  söndürdüğünü, sanatın ise pornografinin başladığı noktada öldüğünü belirten İris Murdoch, 1999 yılında Alzheimer hastalığından ölene dek, tüm yaşamı boyunca pek çok seminer vermiş, 26 roman, 5 oyun, 5 felsefe ve bir adet toplu şiirler kitabı üretmiştir.

Klasik edebiyat diploması aldıktan sonra siyasi olarak aktif bir dönem yaşadı. Komünist partiye üye olup, siyasete ilişkin yaşadığı hayal kırıklıklarından dolayı partiden ayrıldı.

Yaşamındaki önemli dönüm noktalarından birisi de 1940larda Sartre ve Simone de Beauvoir ile tanışması olmuştur. Zira, dönemin en ünlü iki aşık ve yazarı, İris’in felsefeye yönelmesine ön ayak olmuştur ve doktorasını bu alanda yapmıştır.
İris, özgür ruhu ve kendine has ahlak anlayışı ile pek çok ilişkinin içine girmiş ve fırtınalı aşklar yaşamışsa da, sevgiye dair inancı ve bu konu üzerinde sorgulayıp yazması, onun kendi içine hapsettiği duygusal tarafını da bizlere sunmaktadır.

1956 yılında tanıştığı John Bayley ile aynı yıl içinde evlenmesi, bohem çevresinde epeyce bir şaşkınlığa neden olmuştur. Uçarı ve sınırları olmayan bir kadın ile nispeten daha tutucu ve hayata kendi sınırları dahilinde bakan bir adamın birlikteliğinden pek çok kişi medet ummasada, Murdoch ölene kadar birliktelikleri devam eder.

Edebiyat profesörü olan Bayley’in anılarından yola çıkarak beyazperdeye aktarılan “İris” adlı filmde, yaşamını kelimelere ve yaratım sürecine adayan bir kadın ve onun beyninde yatan gizil dünyaya her daim biraz yabancı kalan kocasının iniş ve çıkışlarını net bir şekilde görürüz.

Gençliğini Kate Winslet, yaşlılığını ise Judi Dench’in canlandırdığı film, kimi vakit göz dolduracak kadar etkileyici replikler ve sahnelere sahip. Kırk yıl boyunca yüzyılın en edebi aşkı olarak anılan bu birliktelikte,  Bayley’in fedakarlıkları ve en başından beri kendisini sevdiği kadının zihninden uzak hissetmesi filmin ana temalarından biri. “Yine kaçıp gitmeye mi kalkıyorsun kedicik?” diye sitem eden Bayley’in bağlılık ve anlayışına mı içleneceksiniz, yoksa “ Sözcükler benim için kutsaldır” diyen ve filmin başından sonuna kadar kendi dimağının surlarında imgeler ile dolanan bir kadına hayranlık mı duyacaksınız, bilemem. Ancak, Murdoch’un karakterini algılayabilmek adına izlenilmesi gereken bir yapıt olduğunu söyleyebilirim.

Varoluşçu felsefeye olan ilgisi romanlarına da yansıyan Murdoch, karakterlerinde yaşamla uyumsuz , sanatçı ruhlu ve çevresiyle anlaşamayan kişileri yazmıştır. En ünlü yapıtları arasında “Çan”, “Kesik Bir Baş” ve “Deniz, Deniz” yer almaktadır.
İrlanda’lı bir göçebe ruh, çağının önünde giden yarı deli bir bilge ve kelimelerin sihirbazı olan avare ruhlu bir kadın…

Belki de İris’i en iyi betimleyen cümle, yaşamının çoğunu paylaştığı Bayley’den yapılan şu alıntıdır:
“ Iris’in zihninde birden çok hayat var, gizli bir dünya var orada. Ama, ben o gizli dünyayı bilen tek kişiyim, hiç giremesem bile. Onunla olmak, bilinmeyen ve gizemli bir dünyada kaybolan ama hep geri dönen bir kadını sevmek, peri masalı gibi bir şey.”

Burcu Aşçı Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul


7 Ocak 2017 Cumartesi

Tüket-me ! Yaşam'ı Seç !



Dünya, gittikçe sömürünün sinsi ve cafcaflı bir şekilde ilerlediği, kapitalizmin dişli çarklarının bireyi metalaştırdığı ve her şeye rağmen mutlu olamayan ruhların gölgeli dolandığı bir kaotik süreçte geziniyor.

Siyasi ve ekonomik açıklamalar yapmayacağım zira konu oldukça detaylı ve içiçe parametrelerden oluşuyor. Ancaki en basit anlatımıyla, başlığı atışımdaki gibi keskin bir tavırla '' tüket-me ! '' diyorum ey dünyadaşlarım.

Medyada yer almasa da- hangi medya özgür kaldı ki sorusu bizi bambaşka bir yazıya götürür- dünya kıtlık ve yokluğun sınırına adım adım yaklaşıyor. Siyasetin dünya genelinde bu denli ince ipliklere bağlı olması ve devletlerin giderek bloklaşması, bir savaşın habercisi gibi. Çünkü tarihe baktığınızda ne vakit ekonomi kötüye gitmiştir, işte o vakit savaş patlak vermiştir. 

Ülkemizin durumuna değinmiyorum bile. Hata üzerine hata yapılıp, ağaçlanıp zeytinlik dolacağımıza gittikçe betonlaşıyoruz. En nihayetinde beton yiyin diye bir söylem gelmez umarım, bir vakitlerin Marie Antoinette'na atıfta bulunarak.

Umutsuzluk ile hayal kurmanın arası uçurum dolu telinde cambazlık yapan insanlarımız ise, '' elimden ne gelir ki?'' hıçkırıkları arasında, biraz timsah gözyaşı ile var olan çarka sunturlu küfürler etseler de, çarkın kendisiyle uyum içinde yaşamaya devam ediyorlar.

Unutmayın ! Bir insan tüm hayatı değiştirebilir. Bir gecede olmasa da...

Yapılabilecek en basit şeyi söylüyorum: Tüketmeyin !

Bundan kastım hiç bir şey almayın değil. Elbette hayatta kalmak ve yaşamı sürdürebilmek adına harcamalarımız oluyor ve olacak da. Kira, fatura, yol parası en elzemleri. Mutfak masrafımız geliyor sonrasında. Bu konuda da birkaç ipucu vermek isterim. Semt pazarlarına gidin. Ben evliliğimden beri semt pazarlarına gidiyorum. Birincisi, çok güzel ürünler oluyor, ikincisi uygun fiyat ve sonuncusu ise keyifli bir gezme vakti oluyor bana. En taze sebze ve meyveleri marketlerin yarı fiyatına alabiliyorsunuz. Ben haftalık mutfak alışverişimi böyle yapıyorum. Marketlerden ise baklagil  ya da temizlik malzemelerimi alıyorum. Onların da haftada bir gün indirim günleri var. Bu noktada sorun şurda başlıyor, iki kuruş ya da iki lira indirim için çabalamama güdüsü...Oysa ki tüm ay boyunca o kuruşlar ve liralar biriktiğinde inanın bana azımsanmayacak bir meblağ tutuyor.

Dışarıda yeme ve içme konusuna gelirsek. Eskiden iş çıkışı bile illa ki bir yerlerde kahve- çay içer ya da her haftasonu dışarıda kahvaltı ya da rakı içmeye giderdik. Şu anlattıklarım bile apayrı bir bütçe çıakrıyor ortaya. Halbuki, kahvenin en güzelini evinizde yapıp içebilir, içkinizi evinize alıp ( inanın daha uygun fiyata geliyor ) mezenizi sağlıklı bir şekilde evde yapıp yiyebilirsiniz. Elbette, özel günlerde ya da arada bir dışarıya çıkabilirsiniz. 

Bir diğer noktada ise özellikle kadınlara sesleniyorum çünkü kapitalist sistemin tüketim canavarının hedef kitlesi daima kadınlar olmuştur. Kadın, doğası gereği renkli şeylere, cafcaf ve güzelliğe daha düşkündür. Bunda bir sorun yok aslında, bakımlı olmak ve güzel giyinmek elbette hoş bir şey. Ancak, sistem kadına daima, ne yaparsa yapsın '' eksik '' olduğunu senelerdirbaşarılı bir şekilde empoze etti. Bu uğurda kozmetikten tutun da giyim sektörüne kadar kadınlar top atışına maruz kaldı. İnanın bana tüketim sektörünün çok büyük bir bölümü daha güzel daha hoş olmak isteyen kadınlar tarafından döndürülüyor. 

Sorarım size, bilmem ne markanın indiriminde yer alan yüz liralık kazağa gerçekten ihtiyacınız var mı? Ya da daha da basite indirgeyeyim. Evde beş şişe ojeniz duruyorken, bir lira yirmi beş kuruş diye o ojeyi almak zorunda mısınız ? Sırf, bilmem kim ünlü yüzüne sürüyor diye binlerce lira bir kreme verip '' akıl dışı bir ruh haliyle '' o kremden gençlik iksiri mi bekliyorsunuz ?

Telefonunuz gayet iyi durumda ve çalışıp işinizi görüyorsa, neden daha bir senesi yeni dolmuşken diğer bir modelin peşine düşüyorsunuz ? Malum bir markanın ( farkındaysanız her sene bir üst düzey model çıkarıyor ki siz de diğerini bırakıp en az iki bin liranızı bayılın diye ) telefonunu hemencecik alınca daha zengin mi oluyorsunuz ya da kendinizi daha mı önemli hissediyorsunuz? Size acı gerçeği en açık dille söyleyeceğim: Daha özel değil, daha keriz oluyorsunuz, tam da sistemin olmanızı istediği sevimli ve para harcayan kuklalar misali...

Yukarıda saydığım birkaç maddeyi bile bir ay boyunca yerine getirseniz, elinize nasıl para kaldığını fark edeceksiniz. Tamam, zaten kısıtlı bir maaşınız varsa- ki memlekette ekonomi berbat- bir anda kenarda biriken banknotlarınız olmayacak. Ama en kötü ihtimalle inanın bana iki yüz liranız cepte duracak. 

Ve şimdi, pek çok bireyin aynı şekilde davrandığını düşünün. Rengarenk ve her daim yıldızlı bir yaşam sunan kapitalist dünyanın vitrinleri aşağı inecektir...Zamanla...Bu rüzgar, tüketim canavarının başına inanılmaz bir ağrı gibi yerleşecektir. İşte, o noktada dünyada değişimin ayak sesleri duyulacaktır.

Kısacası, ya tüketerek tükenirsiniz ya da tüketmeyerek farklı bir yaşam üretirsiniz.

Tercihinizi aydınlık bir gelecekten kullanmanız dileğimle...

Burcu A. Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul