8 Haziran 2017 Perşembe

Taşra'dan Bizlere Uzanan Gerçeklik: Peri Gazozu



Peri Gazozu kitabını sosyal medyada epeydir görüyordum ancak itiraf edeyim ilk başlarda pek ilgimi çekmemişti. Bir de benim sosyal medyada sürekli dönüp dolanan kitaplara alerjim var sanırım. Yani, ancak üzerinden belli bir süre geçtikten sonra, kendim giidp de kitabevinde dolanırken keşfedersem alabiliyorum. Ayrıca hep söylediğim bir şey var ki her kitabın bir vakti olduğu gerçeği. Örneğin, herhangi bir mevsimde alıp da -nedense okuyamadan- kenara koyduğum ve üzerinden birkaç mevsim geçince elime alıp da bir solukta okuduğum pek çok kitap var kütüphanemde.

Geçenlerde başka bir kitap almak için kitabevine gitmişken, öykü bölümüne de göz attım çünkü öykü okumak cidden çok hoşuma gider. İşte o gün Ercan Kesal'ın Peri Gazozu ile yolum kesişti. İyi ki de öyle oldu zira bir iki gün içinde bitirdiğim bu kitap, beni derinden etkiledi.

Öncelikle, tamamen gerçeklere dayanıyor olması en çok hoşuma giden yanıydı. Dahası, Kesal'ın anlatım dili çok akıcı ve enfes nitelikte. Ayrıca kurgu yönü de oldukça kuvvetli. Elbette, her şeyden öte, bir çocuğun gözüyle taşranın gerçekliğinin aktarıldığı sayfalarda, o çocukla beraber büyüyor ve bir ergenin, delikanlının ve hekimin gözünden kasaba yaşantısının tüm yönlerini adeta film gibi izleyebiliyorsunuz. Evet, bu son benzetme gerçekten yerinde oldu, Kesal'ın hikaye kitabı tam bir film tadında olmuş.

O kadar çok yerde yüreğim tıkandı ve gözlerim doldu ki anlatamam. Öykülerden örnekler vermeyeceğim, yaşama dair aklınıza ne gelirse bu sayfalarda mevcut. Kesal, Türkiye'nin acı gerçeklerini de olanca yalınlığı ve vuruculuğu ile gözler önüne seriyor. Nefesinizin tıkandığı sayfalarda bağıırp çağırmak istiyorsunuz. Sonra, öyle bir an geliyor ki, çok naif yönleriyle bir ilişki ya da taşra olayı ele alınıyor ve içiniz yumuşayıveriyor.

Demem o ki, hikayesever biriyseniz, Peri Gazozu kütüphaneniz de yerini almalı.

Burcu A. Gözoğlu
Haziran 2017
Istanbul 

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Topkapı Palace / Topkapı Sarayı : Tarihte Yolculuk

Eşimle Pazar gezmemizde Topkapı Sarayı vardı. Ben birkaç sene önce kız arkadaşımla gezmiştim, eşim ise yaklaşık on beş yıldır gitmemişti. Hazır havalar güzelken, yavaş yavaş gezinelim dedik.
Fakat, eşeltireceğim nokta şu oldu. Giriş 40 lira ki öğrenciler ve emekliler için bence pahalı bir ücret. Ve içeri girdiğinizde en önemli bölümlerin restorasyon nedeniyle kapalı olduğunu görüyorsunuz. Bence bunu en başta bilet gişesinde söylemeleri daha mantıklı olurdu. Örneğin padişahların odaları bölümü kapalı. Gerçi ben geçen senelerde görmüştüm ancak yeni gidecek olan pek çok kişi hayal kırıklığı yaşayabilir. 

Saray mutfağı beni çok etkiledi. Helvahane deyip geçmemek lazımmış, orada tüm reçeller, helvalar, tatlılar, mumlar ve ilaçlar yapılıyormuş. Yaklaşık 6 tane aşçıbaşı ve 100'e yakın yardımcı çalışıyormuş. 

Kutsal emanetler ile silahlar bölümünde fotoğraf çekimi yasaktı. Orada Osmanlı döneminde kullanılan silahlar ile padişahların özel zırhları ve kılıçları bulunuyordu.

Misafir kabul odası, sünnet odası ve yabancıları kabul ettikleri diplomasinin görüşüldüğü odalar hemen hemen birbirinin aynı tarzda dizayn edilmişti. Fakat, tavan süslemeleri ve minyatürlerdeki ince işçilik gerçekten etkileyiciydi.

Yine mutfak bölümünde kullanılan eşyaların zariflik ve ihtişamı büyüleyiciydi. Gerçi, zanaat olarak bakıldığında muhteşem, ancak o dönemlerde paranın ne kadar gereksiz yerlere harcandığı da ayrı bir konu olarak gözünüzün önünde yer alıyor.

Harem bölümü ücretliydi. Ekstradan 25 lira ödemeniz gerekiyor ve restorasyonda, sadece minik bir bölümü açıktı. O yüzden biz girmedik. Bahçeyi dolaşıp Boğaz'ın harika manzarasını seyretmek bence sarayın en güzel tarafıydı.

Restorasyon öncesi gezdiğim diğer yazım için tıklayabilirsiniz  :)

Burcu A. Gözoğlu
Mayıs 2017
Istanbul 












































21 Mayıs 2017 Pazar

Anadolu'nun Gerçeği: Gavur Mahallesi



Ermeni edebiyatı'nın en güçlü kalemlerinden biri olan Mıgırdiç Margosyan, 23 Aralık 1938'de Diyarbakır'da doğduğu Hançepek Mahallesi'ni yani Gavur Mahallesi'ni anlattığı bu kitabıyla 1988 Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü'nü ( Fransa) kazanır.

Kitapta, yazarın çucukluğunun geçtiği, Türk, Kürt, Rum ve Ermeni halkının beraberce yaşadığı Gavur Mahallesi'ni adeta bir film izler gibi seyre dalıyorsunuz. Karakterler öyle canlı ve anlatım o kadar yalın ve akıcı ki, elinizden bırakamadığınız bir kitap oluveriyor. Adeta o mahalleye gidiyor, Kure Mama'yla kağıt oynuyor, demirci Haço'nun atölyesinde geziniyor ve Papaz  Arsen'in Gelincik sigarasıyla içeceği kahvesini hazırlıyorsunuz. 

Yeri geliyor gülmekten yorulup yeri geliyor hüzünlenip gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz.
Ayrıca, sayfaları çevirdikçe tarihsel bir gerçeğin de farkına varıyorsunuz: Bu topraklarda '' siyasiler ortalığı karıştırmadıkça '' insanlar gayet de kardeşçe yaşayabiliyorlarmış. 

Kitap, aynı zamanda Doğu kültürünü de algılayabilmek adına belgemsi bir kaynak oluveriyor. Bilhassa, doğuda kadın ve çocuk olmak.

Örneğin, Margosyan'ın anlatımıyla, yılda bir veya iki yılda bir doğum yapmadıkça, karnını en az sekiz on kez şişirmedikçe bir kadın, kadınım diye ortalığa çıkmasınmış. Hele ki bir erkek evlat verememişse...

Bu konuya kitapta epeyce bir değiniyor yazarımız. Ağavni ( Ermenice'de Güvercin) adlı öyküde, altı çocuğu da kız olan Kejo'nun insanlar tarafından alaya alınması ve karııs Haçhatun'un diğer kadınlar tarafından dualarla ritüellerle tekrardan gebe kalmaya teşvik edilmesi, bu sefer kesin erkek olacağına inanılması ancak yedinci çocuğun da kız doğması üzerine Kejo'nun kızına Ağavni ismini koyup artık çocuk işinin burada bittiğini söylemesi anlatılır. Kejo'nun başına gelen öyle utanç verici bir şeymiş ki, yeni evliler için edilen dualarda şöuyle el açarmış yaşlılar: '' Yüce Tanrım sana yalvarırız, bu yatak Kejo'nunkine benzemesin ! ''

İçiçe geçmiş örf ve adetler, aynı evde hem Ermenice hem Kürtçe hem de Türkçe konuşulması, fakirliğin içinde mutluluğu yaşayanların, elindeki minicik bir şeyin değerini bilenlerin ve kurulan hayallerin, acıların ve sevincin hikayesi bunlar...

Biraz memleket tarihi biraz da gerçekçi bir kitap arıyorsanız, size Margosyan'ın Gavur Mahallesi'ni tavsiye ederim. Elinizden bırakamayacak ve sonrasında da düşünmeye başlayacaksınız. Hepimiz aslında biriz...

Burcu A. Gözoğlu
Mayıs 2017
Istanbul 


17 Mayıs 2017 Çarşamba

Proti Island / Kınalıada



 Eski adıyla Proti veya Akoni adası olarak bilinen Kınalıada, Istanbul'a en yakın adadır. Vapura bindikten kırk dakika sonra limanına ayak bastığınız Kınalıada, diğerlerine nazaran daha ufak ancak daha şehirimsi bir görüntüdedir.

Ermenilerin yoğun yaşadığı bir adadır.Kocamın iki halasının da yazlığı burada bulunmakta. Hatta, eşim vapurdan iner inmez demişti '' hah şimdi bizim cemaatten bir sürü kişiyle selamlaşırım'' ve nitekim dediği gibi de oldu. Bahar Pastanesi'nde oturup kahvelerimizi yudumlarken, yan masadan gelen Ermenice konuşmaları dinlemek çok keyifliydi. 

Adanın tarihçesini dilerseniz araştırabilirsiniz fakat kısa bir bilgi vermem gerekirse, Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmış. Aslında dört ada genelde sürgün yeriymiş ancak konumu yakın olmasıyla Kınalıada esas sürgün yeriymiş, hatta en ünlü sürgünlerinden biri Romen Diyojen. Toprağının verdiği renkten ötürü Kınalıada denilmiş ve iklimi Istanbul iklimine çok yakın, kışları sert geçiyor. Fakat taş yönünden çok zengin. Bizans döneminde surlar buradan gelen taşlar ile inşa edilmiş. 1833 yılında Ermeniler yerleşmeye başlıyor ve vapur seferlerinin de başlamasıyla Ereni nüfus gittikçe çoğalıyor. Türkle genelde 1935 yılı sonrası yerleşiyorlar. Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada yaşadığı kozmopolit bir yapıya kavuşuyor.

Ben Kınalıada'nın ilkbahardaki sakinliğini çok sevdim. Önceden hep yazın gelmiştim. Bu kez geçen hafta eşimle havayı güzel bulup şehirden uzaklaşalım dediğimiz bir pazar günü kendimizi Kınalıada'ya atıverdik. Yazlıkçıların gelmediği, sıcakların kavurmadığı adada, ılık bir bahar havası ve sadece adanın yerlileri yani çoğunlukla Ermeniler vardı.

Adayı dolandık, en eski pastanesi olan Bahar Pastanesi'nin leziz dondurmasını yiyip türk kahvelerimizi içtik. Adanın arka kısımlarını da dolanırken eski yapıların fotoğrafını çektik. Ara sokaklardan geçtik ki tam bir mahalle havası esiyor- en sevdiğimdir. Akşamüzeri vapuruyla da şehrimize geri döndük.

Şöyle birkaç saatliğine kafa dinlemek için ya da eşinizle güzel bir haftasonu geçirmek için Kınalıada'yı tercih edebilrisiniz. Üstelik mesafe olarak da kısa, çabuk gidiliyor. Ben bu mevsimde gitmenizi tavsiye ediyorum. Henüz yaz dönemi başlamamış ve ada kendi havasını solurken o sakinlikte adayı gezmeniz daha keyifli olacaktır. 

Burcu A. Gözoğlu
Mayıs 2017
Istanbul