29 Ocak 2011 Cumartesi

İkinci Hayat Resim Atölyesi Karma Sergi








Buz gibi Istanbul havasında, sıcacık bir ortamda kahvemi yudumladıktan sonra, İkinci Hayat Resim Atölyesi'nin Karma Resim Sergisi açılışına katıldım. Beğendiğim tablolardan bazılarını paylaşıyorum...

BURCU AŞÇI
OCAK 2011
ISTANBUL.

28 Ocak 2011 Cuma

22 Ocak 2011 Cumartesi

Mor Köşe: Alpova Loveç

( Alpova Loveç tarafından yapılan bir tablo)

Soğuk bir Istanbul havasında, akşamüzerine doğru, Kadıköy'de uğrak mekanım Fatoş Hanım'ın yerindeyim. Okulda çocuklarla geçen yoğun bir günün ardından, biraz soluklanmak için asma kata çıkıyorum. Türk kahvemin gelmesiyle eş zamanda lacivert kaşkolu ve kasketiyle Alp içeri giriyor...

Yirmi dört yaşında olduğuna bakmayın, on parmakta on marifet diye adlandırabileceğim birisi...Kova burcu'nun yaratıcılık sınırını zorlayan yapısı, onun ellerinde şekil buluyor. Grafikten tasarıma, resimden şiire kadar sanatın pek çok dalına hakim. Kimliğiyle ve çevresiyle barışık, yüzü ise duygularını en iyi yansıtan bir nehir gibi, öfkesi de neşesi de yansıyıveriyor. Bu yaşında insan sarrafı dersem abartmış sayılmam, eşsiz bir öngörüye sahip. Kahkaları ortalığı çınlatırken, sizi en keyifsiz anınızda bile tebessüm ettirebilir.

Yaşamın kaosunda renkli bir kişilik: ALPOVA LOVEÇ.


Önce havadan sudan başlıyoruz konuşmaya, sonrasında benim not defteriyle kalem çıkıyor ve Alp'in gözlerinde keskin bir ışıltı: " Yani cidden röportaj yapıyoruz öyle mi?"
"İstersen sohbet diyelim" diyorum gülerek...

Ve tüm içtenliğiyle sanattan şiire, yazarlardan aşka kadar uzanan yelpazede söyleşimize başlıyoruz...

SİNESTEZİK BİR DURUM

Burcu: Şiirle tanışıklığınız ne zamana dayanıyor, ne kadar süredir yaşamınızda şiir?
Alp: Epey oluyor, sanırım 14-15 yaşımdan beri yazıyorum.

Burcu: Peki, nasıl bir duygu karmaşasında doğuyor şiir? Ya da sizi dizelere iten ve yazmanızı tetikleyen faktör nedir?
Alp: İlk başta yaratımım olan her imge Alice'in düşü gibi. Gerçekten canımı yakıyor, kalbimi sıkıştırıyor ortaya çıkan tablo. Hani, nasıl desem, bir kırığın ancak soğuduktan sonra farkına varmak gibi bir şey. Alice'in dünyasında herşey birbirinden çok farklı bir o kadar da aynı dünyanın renkleri. Hmm, şiir yazmamı tetikleyen şey nedir? Bir tetiğe ihtiyaç yok aslında. Çünkü her söz, her hareket ve her durağanlık beynimde kelimelere dökülüyor. Açıkçası etrafımda pek çok tetik olması beni gerçekten rahatsız ederdi. (gülüyoruz)

Burcu: Sinestezik bir durumunuz var yani?
Alp: Evet, bir konu konuşulduğunda bile beynimde derhal şiirsel anlatım harekete geçiyor.

Burcu: Günün birinde kitap çıkarmayı düşünür müsünüz?
Alp: Kesinlikle evet.

Burcu: Türk okuyucusunun şiire olan ilgisini yeterli buluyor musunuz? Şiir, ülkemizde hak ettiği itibarı görüyor mu sizce?
Alp: Aslına bakarsanız, insanlar kendileri de bir şeyler karalıyor, şiir yazıyorlar. Var ilgi aslında fakat edebiyat değil bu onlar için. İlginçtir ki edebiyatla şiir arasında keskin çizgi var. Yani Türk okuyucusu şiire evet diyor ama edebiyata hayır. Şiir, edebileştiği anda okuyucunun ilgisi yok oluyor. Bu toplumun edebiyatla bir alıp veremediği var kanımca. Düşünsene, herkes iki sohbetten sonra birbirini "edebiyat yapmakla" suçluyor, burdan bile "edebiyata" yüklenen anlamı tahmin edebiliriz. Şiir daha tatlı bir şey, edebiyat ise acı. Yani demem o ki, şiir bir iç döküntüsü ise, o zaman ilgi görür; fakat edebiyatsa ordaki şiir, insanlar korkuyor biraz, başkalarının iç döküntülerinin edebi formatını kurcalamaktan. Bunun sebebini ise daha eskilerde aramak gerekir diye düşünüyorum.

Burcu: Bir şair olarak siz hangi şair ve yazarları beğenerek okursunuz? Kimin mısraları sizi tabiri caiz ise "çarpar"?
Alp: Kesinlikle Can Yücel. Sonrasındaysa Nazım Hikmet, Küçük İskender, Murathan Mungan ve tabi ki Melih Cevdet Anday. Bunlar etkilendiğim Türk şairlerinin başında gelir. Allen Ginsberg, Arthur Crayan, Gabriel Garcia Marquez, Ingvar Ambjörsnen, Charles Bukowski ve John Fante ise dünya çapında beğendiğim yazarlar.

Burcu: Şu ana dek okuyup da unutamadığınız, sizde yer eden bir kitap var mı?
Alp: Bir çok kitap var etkilendiğim. Ama başlıcaları Ingvar Ambjörsnen'in "Beyaz Zenciler" ile "İnsan Postuna Bürünmüş Köpek" adlı kitapları ben de ayrı bir yere sahiptir. Beni şok eden iki eser olmuştur bunlar, çünkü hat safhada "gerçek". Ve on dört yaşındayken elime alıp o gündne beri etkisini sürdüren bir diğer kitap ise Patrick Süskind'in "Koku"su...Hem sinestezik bir durum var orda da...Ayrıca yine aynı yazarın "Güvercin'inde bir insanın yazarak ne kadar ileri gidbileceğini gördüm.

Burcu: Şiir haricinde sanatın hangi dallarıyla ilgileniyorsunuz?
Alp: Uzun bir cevap olacak (gülüşüyoruz)...Sahne kostüm tasarımlarım var birkaç üniversite, kurum ve ortaöğretim için yapmştım. Özel geceler için abiye ve ayrıca gelinlik tasarımlarım oldu. Orta öğretim hayatımda tiyatroyla ilgilendim. Müzik ile haşır neşir oldum. Resim çalışmalarım var. Ve tabiki edebiyat her an hayatımda...

POPÜLER KÜLTÜR YAVŞAKLIĞI:

Burcu: Türkiye'de sanatı nerede görüyorsunuz? Diğer pek çok ülkelerle mukayese ettiğimizde, sanat bu memlekette kendisini yaşayabiliyor mu?
Alp: Türkiye'de sanat, çok göz önünde olmayan bir yerlerde, olması gerektiği gibi yaşıyor. Ama dediğim gibi, göz önünde değil... Popüler kültür yavşaklığı insanları maymun iştahlı birer yaratığa dönüştürüyor. Bu ise sanatçı kavramının reddeden doğasını tetikliyor ve saklanıp gömülüyorlar. Sonuçta bu noktada sistemin istediği oluyor. Meydan ise, uzaktan kumanda ile yönetilen bilekler, dudaklar, beyinler ve manasız notalara kalıyor. İçler acısı bir durum...

Burcu: Bu bağlamda, sanatçı kimdir?
Alp: Sanatçı, toplumda uzun çalışma ve çabalardan sonra alnında ışığı ilk duyumsayan insandır.

Burcu: Bir insan sanatçıysa daima marjinallikle itham edilir. Toplumun insana empoze ettiği kurallar ile bir çatışma hali vardır. Sizce bunun nedeni nedir?
Alp: Sanat, çizginin olmadığı bir yer. Hani, Alice'in dünyası demiştim ya şiir için, işte sanatta öyle bir yer. Sen o dünyadan alıp da trafiğe salarsan bu adamı, ışığa ya da kavşağa bakmayacaktır. Onun yolu bu değil. Uzlaşamamak değil bence, direkt olarak "yok saymak" hatta o kadar ki görmemek diyebiliriz. Doğal ve istemsiz bir görmeme hali...

SANATÇI DEDİĞİN ÖYLE KALABALIKTIR Kİ DEPRESYON KUSAR
Burcu: Sanatçı, yalnız mıdır?
Alp: Bence sanatçı dünyanın en yalnız olmayan bireyidir. Düşünsene, o kadar kalabalıkla dolmuşsun ki, depresyon kusuyorsun. Yalnız kalsa belki bu kadar verimli olamayacak.

Burcu: Çok klasik bir tartışmadır ama sizce sanatçının toplumsal bir rolü var mıdır?
Alp: Toplumsal bir rolü elbette vardır ama bir fırıncı ya da kömürcünün ne kadar varsa ancak o kadar role sahiptir. Bu en gereksiz bulduğum tartışmalardan biridir. Sanat, sanat için yapılır ve topluma sunulur. Bu kavramları birbirinden kimse ayıramaz.

Burcu: Şiirlerinizde aşkın yanında sanki yoldaşmışcasına acı, şehvet ve şefkat de yer alıyor. Sizce aşkın mayasında ne gizli?
Alp: İnan bilsem kendime saklardım ! (gülüyoruz)

SEVİŞMEK ENSTRÜMAN ÇALMAYA BENZER
Burcu: Bilhassa bizim toplumumuzda hayli tabu olan cinsellik, sizin şiirlerinizde adeta bir tüy gibi okuycuya değip geçiyor. Yani, mısralar arasında çok iyi harmanlanmış. Sizin cinselliğe bakış açınız nedir? Bir şair gözüyle?
Alp: Öyle usturuplu bir şey ki doğru kullanıldığında, karşındakine değip geçiyor, hani senin dediğin tüy misali. Aslında, benim için karmaşık bir şey cinsellik. Fakat her zaman söylediğim bir laf vardır: Sevişmek enstrüman çalmaya benzer, doğru notalara dokunmazsan istediğin sesi alamazsın. Keman ve yay'ın birbirine sürtünmesi gibi...Bilmeyen birinin elinde keman gibi aşk da "kafanın tasına sürtünen mermer kadar" rahatsız edici olabilir. Bilen birindeyse anlatmama gerek yok, hepimiz Farid Farjad dinlemişizdir.

Burcu: Mükemmel bir anlatım oldu.
Peki, son olarak, günlük yaşamınızda neler yapmaktan keyif alırsınız?

Alp: Arkadaşlarımla vakit geçirmeyi seviyorum. Bazen Moda sahile inip denize taş atıyorum kendim ve sevdiklerim için...

Burcu: Çok teşekkür ederim bu keyifli sohbet için.
Alp: Rica ederim, benim için de ayrı bir keyif oldu.

NOT: Ricası üzerine fotoğrafını yayınlamadım, onun yerine kendi çizdiği tablolardan birini ve bir şiirini sizlere sundum.

PERŞEMBE:

Kızıl bir nehir akıyor şimdi arka sokaklarımdan

Katili belirsiz kaldırımların anısına,

Suluyorum cebimdeki saksıyı.

Kulağıma yerleştirdiğim dikiz aynam düşüyor.

Kırılıyor...

Yere bakıyorum...

Binlerce ben... el sıkışıyorum ilk gençliğimle.

Körpe düşüm...

Cahil yaklaşımım, beni evlad edinen bir doğa ana kadar bucaksızım.

Köşelerimi bir perşembe yitirdim.

Köşe kapmaca oynayan timsahların kuyruklarında parlayan güneştin!

İhtimalsizdi ağlaman.

Ağladın.

Hortladın içimde bir yerlerde herhangi bir gece.

Topladın kirpiklerimi yerden...

Alelacele..

Gittin.

Bak diyorum!

Seni düşününce kızamık geçiriyor buralar.

Sarılık oluyorum....

Beyaza kesiyor tırnaklarımdaki keratin.

Morarıyor tülden sarkan ipek böceklerim.

Elimdeki yağlı boyayla suratıma haşlanmış çimenler çiziyorum

Hani

Anlarsın ya

Rengarenk!

Giderken van gogh oluyorsun sanki

tenimi delip geçen!

Bir perşembeydi, asla unutmam. Cebime yerleştirdiğim saksıyla küçük ucuz sohbetler ediyorduk. Ağzım ara ara düşüverdi yerinden. Soluksuz yapılan sohbetlerden sonra hep düşen tansiyonum da cabası. Gömleğimin düğme iliklerinden geçirdiğim pembe kuvars çatlayıp altıma giriverdi aniden. Asla unutmam. Bir perşembeydi, ıslık çalarak geçtiğim sokaklardan kendimi akıtıyordum. Arka mahallemde hala aşk için savaş veriyordu kimileri. Yağmur kına rengi akıntıya biraz renk katıyordu. Buna bende katılıyordum. Buna bütün bir şehir katıla katıla gülüyorduk. İnan ben bunu isteyerek yapmıyordum. Kimileri arka mahallemde sen oluyordu! Sırtıma konan bir yusufçuğun gölgesine takılıp düşüyordum. Bunu kimse bilmez. Üstüne düştüğümde kınalanıyordu üzerimdeki ifşa edilmemiş genç arzularım. Buna ben hiç gülmedim. Yağmur güldü ona kız! Hem bak sen artık öldün diyorum! ne olur artık beni terk etme. Beyaz tenim nokta nokta seni işliyor hücrelerime. hapsediyorum akan kırmızı gözyaşlarını. Kızamık geçirir gibi geçiriyorum seni hayatımdaki film şeridinden. Başkaları da özenip bir başkalarına değiniyor. Kızamık geçiriyor bütün şehir demir parmaklarının aralarından. Bak, sen artık öldün hem. Yatıyorsun oracıkta kanatların kopmuş. Üzerine salıyorum kendimi. Uyuyorum günlerce.

Sen!

Hortladın içimde bir yerlerde herhangi bir gece.

Topladın kirpiklerimi yerden...

Alelacele..

Gittin.

Bak bir perşembe.

Yığılıp kaldığım yerde rengarenk!

Yığılıp kaldığım yerde derin aksak hülyalarla.

Ölmeyi bekliyorum.

ALPOVA LOVEÇ.


BURCU AŞÇI

OCAK 2011

ISTANBUL.






Mor Köşe...


Uzun süredir aklımda vardı röportaj yapmak. Yaşamın çok içinden bireyler ile samimi bir ortamda lafın lafı açtığı mini sohbetler yapıp sitemde yayınlama düşüncesi aylardır beynimin bir köşesinde bekliyordu. Ve dün itibariyle ilk adımı atmış oldum.

Birazdan yollayacağım yazıda, tanımaktan çok memnun olup yaratıcılığına da hayran kaldığım bir dostumla röportajım yer alacak...

Sonra kimler mi?Yaşamın ahenginde bizlere kendi alanlarında değişik notalar sunan pek çok kişi...Leziz yemekleriyle nam salan restaurant işletmecilerinden tutun da takı tasarımcılarına kadar rengarenk bir yelpaze sunmayı planlıyorum.

Ayrıca ünlü birkaç kişi de bu fiskosuma dahil olabilir.

Peki neden mor? Gizemli ve yaratıcı bir yönü olduğu için, pek çok tasarımcının da tercih ettiği mor, sanırım, sohbetin konseptine uygun bir renk oldu.

Okunan her yaşamdaki başka tatlar bizleri kendi hikayelerine götürüyor...

Sevgiler...

BURCU AŞÇI
OCAK 2011
ISTANBUL.

18 Ocak 2011 Salı

Cesaret-sizsiniz...


Alışkanlığın kör deviniminde "düşünüp sorgulamadan" geçen günleri tüketerek, bir ömrü harcıyor insan. Ve en çok da ileri yaşlarda pişmanlık dürtüsü keşke sözcüğüyle karşımıza çıkıyor.

Mesleğiniz..Sevmeden sırf para getiriyor diye, sabahın köründe yollara söylenerek dökülüyorsanız ve aklınızın bir köşesinde hep kaçıp gitme isteği varsa...

İlişkileriniz veya evliliğiniz...Kırılmışsa,bir kısır döngü içindeyse, kardeş/arkadaş gibi bir yaşam başlamışsa, en önemlisi ise "bundan sonra kimi bulup da başlayacağım" kandırmacasına kapılarak elinizdekini seviyor-muş gibi egonuz sizi hapsediyorsa (çünkü ego, yenilikten hoşlanmaz ürkütücü gelir)...

Arkadaşlarınız...Aslında çoğu vakit sırf onlar ısrar ediyor diye çıkıyorsanız, kimileriyle pek ortak noktanız olmasa da iki dedikodu birkaç alışveriş için görüşüyorsanız, hatta en mahreminizi bile anlatacak kadar yakın hissetmiyorsanız...

Gelecek...Sizi çok ilgilendirmiyorsa ve öyle ciddi planlarınız yoksa/ ya da bunun tam zıddı olan duygu yani gelecek kelimesinden endişe duyma sizde ağır basıyorsa...

Yaşama aktif katılım...Burada gezip tozmaktan bahsetmiyorum, "üretmiyorsanız", sadece yaşamı bir tüketici olarak karşılıyorsanız, kendi potansiyelinizin farkında değilseniz ya da bilip de kullanmıyorsanız, kısacası "kendinizi heba ediyorsanız"...

Cesaretsizsiniz...
Sizin yaşadığınız, yalnızca egonuzun kandırmacasından ibaret, atalardan kalma, aileye dayalı, topluma prangayla bağımlı fakat Yaratan'dan ve yaşamdan kopuk bir ömür...Ve bu ileri vadede bireyi uyuşturmakla kalmaz, "ruhunu" kemirip koca bir yaşamı "bitki seviyesinde" sonlandırır.

Ama bir şey daha var!

Cesaret-sizsiniz! Zincirlerinizi kırmak ve adımlar atmak sizin elinizde. Bunu sağlayacak olan cesaret sizin içinide yer alıyor... Bilinmeyen sizi asla korkutmasın...

Mevlana'nın dediği gibi:

"Nereden biliyorsun, belki de yaşamının altı üstünden daha iyidir."

Seçim sizin...
Ve cesaret de sizin...

Ya bir gün hayal kırıklığı yaşamayı göze alarak, uyuşturduğunuz ve kaçtığınız ne varsa onların tuzağına düşerek yaşarsınız...

Ya da Tanrı'nın verdiği eşsiz zekayı sorgulamaya, kendinizi dinlemeye ayırıp, ruhunuzdaki cesaretle yeni fakat esas benliğinizin ihtiyaç duyduğu yaşama koşarsınız...

BURCU AŞÇI
OCAK 2011
ISTANBUL.

11 Ocak 2011 Salı

Röportajım: GERÇEK BİR HİKAYE/BURCU AŞÇI


Yaklaşık üç ay önce bir grup amatör şair/yazarın hazırladığı site ile tanıştım. Tamamen rastlantı olarak, çünkü sitenin kurucusu bir gün blogumu ziyaret edip şiirime yorum yapmıştı. Ve belli bir süre oradaki yazarların yazı ve şiirlerini okuduğumda "nihayet gerçek bir edebiyat grubu" diye düşündüm. Salt,içten, kimi amatör kimiyse daha profesyonel, fakat her bir yazıda kendi imzalarını taşıyan satırlarıyla bu yazarları okumak daima keyif verici oldu. Ve bir gün, röportaj serisi başlatma kararı alındı...Böylesi yaratıcı bir grubun projesine dahil olmaktan dolayı çok memnun oldum( ve itiraf edeyim çok profesyonel sorular da geldi)... Biraz sanat, biraz kişisel yaşamım biraz da hayata bakış açısı...Ortaya hoş bir proje çıktığı kanısındayım... Lafı fazla uzatmadan, sizlere röportajı sunuyorum: BURCU AŞÇI OCAK 2011 ISTANBUL
Merhaba,

"Herkesin Bir Hikayesi" yazarları olarak bloğumuzda bir değişikliğe karar verdik. Aslında değişiklikten ziyade bir yeniliğe. Dedik ki, sectiğimiz blog yazarlarına sorular yöneltip, onların gerçek hikayelerini okuyalım. Bunu yaparken birçok amacımızın içinde en belirgin olanı elbette bloğumuzun konseptinin altını çizmekle birlikte doğal, içten, kaygısız paylastıgımız yazıların arkasındakileri de görmek, göstermek istememizdi. Aslında begendiğimiz, izlediğimiz tüm blog yazarları için de aynı fikirdeyiz. Fakat, kendi içimizden başlamak daha doğal oldugundan, ilk "gerçek hikayeyi" Burcu Aşçı'dan okuyacağız.


HERKESİN BİR HİKAYESİ:Şiir hayatında ne zaman yer edinmeye başladı? Sanat alanında başka nelere yeteneğin olduğunu düşünüyorsun ?

BURCU:Kitap kokusu, edebiyat ve müzik küçüklüğümden beri bir arada yaşadığım temalardı. İlkokul üçüncü sınıftayken, dedemin başucunda bir kitap bulmuştum. Okumayı öğrenmenin heves ve keyfiyle elime geçen her şeyi didikleyen bir yanım vardı. Eh, insanın bulduğu kitap Nazım Hikmet’in Taranta Babu’ya Mektuplar adlı şiir kitabı olursa , ve yaşı da henüz dokuz ise, bir yerden sonra o kişi iflah olmuyor yaşam boyu.Aynı sene yazlıkta ilk ciddi şiirimi yazmıştım, hatta başlık da aklımdadır: Sen ve Ben. Ve çorap söküğü gibi arkası geldi… Ben büyüdüm, mısralarım benimle beraber büyüdü, bugünlere kadar uzandık yaşamda…
Şiir ve yazı haricinde, amatör ressamlık gibi bir yanım var. Küçükken çok resim yapardım ve lise yıllarımda da kimi tablolarım sergiye çıkmıştı. Yağlı pastel çalışmayı seviyorum. Ne var ki, yazı gibi hayatımda sürekliliği olmadı resmin. Birkaç ayda bir kendimce kimi çizimler yapmakla hevesimi atıyorum. Müziğe yeteneğimin üzerine gitmedim, oysa ki ilkokuldayken dedemin doğum günümde hediye ettiği orgumla hafta sonları okulun kursuna giderdim. Beethoven ile Mozart’ın kimi bestelerini de eksiksiz çalabiliyorken, orta birden sonra orgun tuşuna bile basmışlığım yok. Dans konusunda profesyonel bir eğitimim olmadı fakat anaokulunda öğretmenken koroyu hazırlarken kareografiyi de ben yaptığım için, işin ehilleri tarafından başarılı bulundum. Mesela, bana bir şarkıyı ver, sana beş dakikada dansını oluşturayım. Dans etmeyi severim (iyi de ederim galiba!) ve belli mi olur, belki ileride bu konuda eğitim alıp bir şeyler yapabilirim.
Kısacası, yazmak, çizmek, dans gibi sanatın birkaç dalına yeteneğim ve ilgim olsa da yazmak hepsinden ağır basan tutkum.


HERKESİN BİR HİKAYESİ:Kişisel hayatında neleri yapmaktan zevk alırsın?

BURCU:Yürüyüş yapmak hoşuma gider. Hoş bir mekanda oturup bir fincan kahvemi yudumlarken beğendiğim bir kitabı okumak keyif verir. Sergi gezmeyi severim. Okumak, en büyük bağımlılığım sanırım. Günde birkaç doz almazsam komaya girerimJ Eski evimde gömme kütüphanem vardı ve yaklaşık dokuz yüz elli kitap ile doluydu, konularına göre ayrılarak. Hani, bunca yıl kazandıklarımın nereye gittiği belli oldu sanırımJ Bunların haricinde, dostlarımla bir kadeh şarap içmekten, Boğaz’ı izlemekten, internette blog yazmaktan ve blogları okumaktan, fotoğraf çekmekten çok haz alırım. Sinemaya gitmiyorum pek çünkü Hollywood ilgimi çekmiyor, çok klişe ve yavan kalıyor benim anlayışıma göre.( eski Hollywood filmleri daha bir tercihimdir, hepburn, tracy ve marlon brando filmlerini sayabilirim). Dvd alıp evde izlemeyi sevenlerdenim. Favorilerim ise Fransız, İngiliz ve Uzakdoğu sinemaları. Ayrıca Kadıköy Gönülleri ile Atatürkçü Düşünce Derneği’nde gönüllü öğretmenlik yapmak ve hayvanseverler ile sokak hayvanları için çalışmak bana en keyif veren uğraşlar arasında yer alıyor.

HERKESİN BİR HİKAYESİ:Kardeşin var mı? Ve yaşamında seni en çok kim etkiledi?

BURCU:Hayır yok. Ailemin tek çocuğuyum ve açıkçası şikayetçi de olmadım hiç, yalnızlığı seven bir yanım var. Kardeş gibi betimleyebileceğim elbette birkaç dostum var. Fakat, beni etkileyen birini soruyorsanız, daha çok, tarihten ve sinemadan iki kişinin adını verebilirim. Birincisi, Altın Çağ döneminin tek kraliçesi “Queen Elizabeth”. Onunla tanışmam lise ikinci sınıfta Shakespeare hakkındaki dönem ödevime denk geliyor ve o günden beri hakkında çıkan her kitap ve film elime geçmiştir. Erkek egemen bir toplumda kıvrak zekasıyla ve vatanseverliğiyle ön plana çıkan cesur bir şahsiyet. İkinci kahramanım ise film endüstrisinde bambaşka bir konuma sahip olan Katharine Hepburn. Hafif erkeksi tavırlarının altında yatan vahşi bir çekicilik, toplumun ikiyüzlülüklerine başkaldırısı, kimseyi takmadan yaşamı kendi inandıkları uğrunda sürdürmesi, entelektüelliği ve eşsiz özgüvenli duruşu…Dikkatli bakınca, esasında, bu iki kadının pek çok ortak özelliği vardır ki sanırım kendi kişiliğimin de bir karması ortaya çıkıyor. Ve Mustafa Kemal Atatürk. Bunu, klasik bir Atatürkçülük olarak söylemiyorum, ben daha çok tüm o çaresizlikler içinde inandığı idealin peşinden tutkuyla gidip başaran bir adamın muhteşem hikayesinde buluyorum benliğimi. Her bir sözünü-eğer dikkatle incelersek- kendi yaşantımıza indirgeyebilir ve en karanlık anlarda dahi ışığın habercisi olabiliriz.
HERKESİN BİR HİKAYESİ: Şiirlerinde eski Türkçe/Farsça/Arapça ya da daha az bilinen Türkçe kelimeler bulunuyor. Bunun özel bir sebebi var mı? Şiirde ne anlatıldığından ziyade nasıl anlatıldığı mı önemlidir senin için?

BURCU
:Benim için şiirde gerek anlatılan duygu gerekse anlatılma biçimi aynı oranda öneme sahip. Birini diğerinden daha az önemli diye ayıramam. Bir şiiri elime alıp okuduğumda, bütünüdür içimde bir yere dokunan. Bunu sağlayan ise gerek duygunun yoğunluğu, gerek imgelerin çeşnisi gerekse kullanılan biçimdir. Gelelim kendi şiirlerimde kullandığım kelimelere. Öncelikle, bunun belli bir plan dahilinde olmadığını belirteyim-ki planlı bir şiir yapaydır bana göre, adı şiir de olmaz onun. Bunun birinci etmeni, çok fazla okumadan kaynaklanan kelime zenginliği. Ki benim ailemde de yeri gelir eski Türkçe kullanılır. Kısacası, kullandığım kelimeler çok benden, bana fazlasıyla aşina. Diğer etmene gelirsek eğer…Ben, dil aşığı bir insanım, eğitimim sonucunda da dil ile fazla haşır neşir olduğumdan, her bir sözcüğün ayrı bir sihri vardır. Ve bu bazen öyle bir büyüdür ki, başka bir dildeki karşılığında, bir anda o kudretini eksiltir. Örneğin, “dağ” kelimesini ele alalım. Kanımca, bir dağın kudretini ve onun ihtiva ettiği heybeti en iyi Türkçe’de ki “dağ” kelimesi verebilir. İngilizce’de “mountain” kelimesini okuyun ya da Fransızca’da “le Mont”. Dağ kelimesindeki o duygu titreşimini vermez. Bunun gibi pek çok örnek verebiliriz. Kendi şiirlerimden La Passion’u ele alayım. Şiirin geneline baktığınızda uç noktada bir tutku, alev alan bir özlem ve çok hafif bir erotizm bulursunuz. Başlık neden Fransızca oldu peki? Şiiri yazma aşamasında bunun tutkunun şiiri olacağını az buçuk tahmin ediyordum-nitekim öyle de oldu. Ve orada anlatılan tutkuyu dil olarak en iyi sunanlardan biri Fransızcadır. Türkçe’de bizim tutkuya yüklediğimiz anlam ile bir fransızın la passion’a yüklediği anlam tam olarak aynı değildir. Ve itiraf edeyim ki sadece “Tutku” başlığı atmak o şiirin içerdiği yoğunluğa haksızlık olacak, dahası adından dolayı belki de bahtsız bırakacaktı. La Passion ise içinde şehveti, mantıksızlığı, ihtirası, hasreti ve aşkı barındıran “ölümcül” bir sözcüktür. Bu nedenden dolayı şiirimin adını oluşturdu. Ben, dil’in hangi millete ait olduğuna değilde, dil’in duygu aktarımına bakıyorum dersem doğru olur. Örneğin, sürekli konuşuyorsun gibi bir sitem cümlesi kurarken, ben, sürekli kelimesi yerine “mütemadiyen konuşuyorsun” demeyi günlük hayatımda da tercih eden biriyim. Çünkü, o anki duygumun şiddetini en iyi “mütemadiyen” belirtir.

HERKESİN BİR HİKAYESİ:Çeviri çalışmaların da bulunuyor.Sence bir şiirin yazıldığı dilden başka bir dile çevirisinde aynı büyüyü saklaması mümkün mü?
BURCU:Şiir çevirisi hakkında konuşmadan, önce, çeviri hakkında genel bir bilgi vermek istiyorum-ki bir şiirin çevirisini daha net algılayabiliriz. Çeviri bilimde iki türlü çeviri vardır: Kaynak odaklı ve erek odaklı. Kaynak odaklı çeviriler, daha çok teknik alanlarda, prospektüsler veya bir makinanın nasıl çalışacağı hususu gibi konularda kullanılan “birebir” çevirilerdir. Kısacası, yoruma ihtiyaç yoktur. Ne yazılıyorsa, çoğunlukla da ilk anlamıdır, bire bir çevirini yaparsın. Örnek: Open the door. (Kapyı aç). Erek odaklı çeviri ise, daha çok roman, şiir, hikaye gibi edebiyat alanında, hatta kimi vakit gazetelerde, kısacası sanatın girdiği alanlarda kullanılır. Erek dediğimiz okuyucudur ve hedef dilin okuyucusunun algısı önemlidir. Hemen basit bir örnek vereyim. İngiliz atasözü: Cats and dogs are raining. Kaynak çeviri yaparsak gökten kedi ve köpek yağıyor deriz. Ne kadar anlamsız gelir bir roman ortasında değil mi? Ama bizdeki karşılığı ise“bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu.”İşte bu erek odaktır. Bunun gibi en basitinden tutun da daha karmaşığına kadar, yazın alanında erek odak kullanılır. Şiir de buna dahildir. Şöyle bir örnek vermek istiyorum. Edebiyatımızda en iyi Shakespeare çevirisi yapan rahmetli Can Yücel’di. Shakespeare’in 66. Sonesinin çevirisinde “değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen’e” diye bir mısra vardır. Oysa ki orjinalinde ortada ne kadı var ne de yemen. “And captive good attending captain ill” diye yazan Shakespeare burada “iyilerin, emirleri kötülerden aldığını” belirtir. Bu bağlamda Can Yücel, Shakespeare’i katletti mi diyeceğiz? Peki, “değil mi ki iyiler emrinde kötülerin” gibi bir mısra, sonenin genelini de ele alırsak, istenen etkiyi verir mi? Kanımca hayır. Çünkü Shakespeare’in bu sonesinde kullandığı her bir sözcükte isyanı duyabilirsiniz. Bu açıdan bakılınca Can Yücel, Shakespeare’in sözcükleriyle oynamış olsa da onun ruhu ve isyanını alkışlanacak biçimde Türk okuyucusuna sunmuştur. Bize tamamen yabancı olan bir İngiliz deyimini, dünyada düzenin bozulduğunu anlatmak adına, bir Türk’e en aşina ve dokunacak şekliyle “değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen’e” diyerek edebiyatımıza sunmuştur. Yukarıdaki örneğimden de anlaşılacağı üzere, şiiri bir başka dile çevirirken, değişmemesi olanaksızdır. Biz çevirmenlerin ise yapması gereken en önemli nokta, şiirin geneline hakim olabilmek, şairin esas aktarmek istediği duyguyu koruyabilmek ve mümkün mertebe orijinal dili fazla bozmamak olmalıdır. Ama, sonuç nedir diye soracak olursanız, belirteyim ki en iyi çeviri bile netice itibariyle “çeviridir.” Eğer orijinal dili biliyorsanız ne ala, o şiirin en yüksek hazzına nail olabilirsiniz. Fakültede Shakespeare incelemesi yaparken bunu daha net görmüştüm. Kendi dilinden okumak her zaman ayrı keyiftir. Peki, dili bilmiyorsak ne yapacağız? İşte, orada umalım ki iyi bir çevirmenin eseriyle karşılaşalım. Yoksa, dünyanın en iyi şiirleri bizlere sönük kalabilir. Misal, başlangıç düzeyinde Fransızca bilgim var ve Baudelaire’in sadece İngilizce ve Türkçe çevirilerini okuyabiliyorum (ki onlarda bile çok farklılıklar var). Ve eminim ki orijinal dili olan Fransızca’da aslında ne muhteşemdir kağıda döktüğü mısralar.
HERKESİN BİR HİKAYESİ:Hangi yazar ve sairler senin için ilham kaynağı? Tarzını oluştururken etkilendiğin bir şair var mı? Ayrıca, bloglarda özel olarak takip ettiğin günümüz yazar ya da şairleri var mı?

BURCU:
Açıkçası, kendi şiirimi yazarken örnek aldığım bir şair yok çünkü en büyük tehlike orada yatar. Pek çoğumuz, şiir ya da yazı hayatına başlarken bu basamaktan geçmişizdir ve illa ki beğendiğimiz ya da çok okuduğumuz bir şair/yazarın ürettiklerinden yola çıkmışızdır. Bu gayet doğal bir süreç. Ne var ki, kimi şairler bu noktadan kurtulamayarak sadece birilerinin aslını yaşatan kopyacılar olarak kalmışlardır. Son yıllarda -bilmem fark ettiniz mi- etrafta Küçük İskender türevi şaircikler dolanıyor ve dikkat edin ödüllerin çoğu onlara gidiyor. Bu, benim anlayışıma ve hatta şiirin anlayışına da ters düşer. Nitekim, bundan beş sene önce piyasaya böyle adım atmış birinin şimdi esamesini okuyamıyoruz. Zaman ve edebiyat, taklitleri silip asılları yaşatmada hep ustadır. Sevdiğim o kadar çok yazar ve şair var ki…Burada elbette hepsini sıralayamayacağım lakin yazarlardan başlarken, 19. Yüzyılın usta yazarı Dostoyevski’yi anmadan geçemem. Karamazov Kardeşler hala yüreğimde izi kalan bir kitaptır. Ben daha çok klasik edebiyat sevdalısı olduğumdan beğendiğim yazarların çoğu eski devirlere ait. Emile Zola, Balzac,Virginia Woolf, Tolstoy, Christopher Marlowe, Oscar Wilde,Edgar Allan Poe, Hemingway, Katharine Mansfield, Yakup Kadri, Reşat Nuri Güntekin, Herman Hesse, Dante, Paul Auster, Orhan Kemal ve elbet William Shakespeare. Şairlere gelirsek , dünya şiirinden Christina Rossetti, Shakespeare, Emily Bronte, Baudelaire ve Elizabeth Browning. Bizim edebiyatımıza gelecek olursak-ki bana göre şair açısından yazarlara kıyasla daha zengin bir kültürümüz var- Köroğlu, Aşık Veysel, Can Yücel, Attila İlhan, Fuzuli, İlhan Berk, cemal Süreya beni en derinden etkileyen şairlerdir. Günümüze bakacak olursak, benim için Murathan Mungan apayrı bir yere sahip. Gerek düzyazı gerekse şiirde, kuvvetli imgeleri, duygu aktarımı, gözlem yeteneğiyle adeta sözük sihirbazı gibidir. Bloglara gelirsek eğer…Açıkçası, oturup da yüzlerce blog okumadım fakat okuduklarım arasında bana hitap eden çok az blog var. Şiir yazmak ayrı bir şey, şair olmak ayrı bir şey. Her şair şiir yazandır ama her şiir yazan şair değildir. Bu açıdan elbette ki şair kimliği adıyla girip gündelik çiziktirmelerin şiir adı altında sunulduğu bloglara da çok rastladım. Ancak “herkesin bir hikayesi” adlı blog en ilgimi çekendi, çünkü ortaya konulan sadelik hem dikkat çekici hem de huzur verici. Ayrıca, gayet hoş ürünler görmek mümkün. Blogda yer alan şiir ve düz yazılar, pek çok blogdakinden daha samimi ve insanda duygu uyandırıyor. Bir de açık konuşmak gerekirse, izlediğim bloglar genelde şiir/edebiyat üzerine değil. Kişisel site tarzında hem günce hem edebiyat karışımı bloglar ilgimi çekiyor. Örneğin Sanat Notları adlı blogu beğenerek takip ediyorum.Cinema bacio adlı blogda keyif alıyorum ve Handan’ın Kaleminden adlı blog da takiplerim arasında yer alıyor.
HERKESİN BİR HİKAYESİ:Çocukluğunda en sevdiğin çizgi film hangisiydi?

BURCU:Tom ve Jerry’i severek izlerdim. Heidi’nin bir bölümünde dedesi mi hastaydı ya da ölüyordu anımsayamadım şimdi, öyle çok ağlamıştım ki, annem bir süre yasaklamıştı onu izlememi. Arı Maya, Şirinler ve Taş Devri’de izlediklerim arasındaydı.


HERKESİN BİR HİKAYESİ:Var mı bi 2012'den sonra durumu?

BURCU:Valla Maya’lara göre kıyamet kopuyor, boş yere plan yapmadımJ Şaka bir yana, 2012’de kitaplarım çıkmış olur. Çoğul kullandım çünkü şiir haricinde hali hazırda yazmakta olduğum iki kitabım var. Aslında şiir kitabım bu sene (şubat 2011) gibi çıkacaktı fakat ben erteledikçe erteliyorum, yoksa yayıneviyle her şey hazır. Bir şeyler hep dur diyor içimde ve ben de burnuma en iyi gelen an kokusunu kolluyorum sanırım. Bir iki şey daha var aklımda ancak fazla kişisel olacağından kendime saklayayımJ Çok büyük planların insanı değilim, yani evet planlarım fakat ona takılıp kalmam hayatı da yaşarım. Ne diyelim, hepimize sağlık, bereket ve huzur olsun 2012 sonrasında da…Yok zaten Mayalar haklıysa epey bir rahat olacağımız kesin zaten :)


HERKESİN BİR HİKAYESİ:Bildiğin en büyük zaafın ne?
BURCU:Hayvanlar desem. Şaka yapmıyorum. Özellikle kedi ve köpekler. Yolda hangisini görsem çömelip, işi gücü bırakıp, onları seviyorum; çantamda mutlaka ufak bir mama taşırım eğer yoksa da hemen en yakın marketten alırım. Onların mutlu oluşu, gözlerinde sevgi içime anlatılmaz bir huzur veriyor. Diğer bir zaafım şarap. Ama güzel şarap olacak. Yani içesim yoksa da içerim. Zeytin yağlı biber dolması. Ay olsa da yesek , tok olsam da yerim sonra mide ağrısından kıvranırım. Çay olmayan bir yaşam düşünemiyorum. Bir de insanın sevdikleri en büyük zaafı oluyor kanımca.
HERKESİN BİR HİKAYESİ:Birşey başlamadan bitiyorsa eğer...? sence bu cümle nasıl devam eder Burcu?

BURCU:Bir şey başlamadan bitiyorsa eğer, ya kainatın döngüsünde zaten neticesi iyiye varmayan bir olay veya kişidir veyahut karşımızda pasif ve korkak bireyler vardır-belki de değecek bir şey sırf risk alamayan kişiler yüzünden hayatta çarçur olur gider.


HERKESİN BİR HİKAYESİ:Hayatta yapmak istediğin bir saçmalıktan bahset bizlere, hadi?
BURCU:Yapmak istediğim pek çok şey var fakat saçmalık kategorisine giren var mı onu düşünüyorum. Fakat,sanırım hayatımın birkaç ayını kelimenin tam anlamıyla yersiz yurtsuz bir serseri gibi yaşamak isterim-ki o noktada yaratmak adına da pek çok edinim biriktirir insan. Sunay Akın'ın güzel bir lafı vardı: "Hayat öyle yoruyor ki bazen, bakkala gidiyorum deyip on yıl kaybolasım var." Benimki de hafif onu andırır gibi ama insaflıyım da birkaç ay ile yetiniyorum:)
HERKESİN BİR HİKAYESİ:Blog yazmaya nasıl karar verdin? Yani seni bir blogger yapan hikayeyi soruyorum.

BURCU: Aslında yaklaşık altı senedir blog yazıyorum fakat diğerleri öyle bölük pörçük kaldı ki çoğunu zaman içinde iptal ettim. Bir tek kitaplarım adlı blogum eskilerden yadigar kaldı-ki orda da kütüphanemdeki kitaplardan bir derleme yapmaya çalışmıştım. Yaklaşık bir buçuk sene önce bu blogu açtım ve beni dergilerden takip eden kimi okuyucularım için de bir nevi iletişim vesilesi görsün istedim.Başlarda da nadiren yazıyordum ki son altı aydır nerdeyse daha bir keyifle ve içimden gelerek yazıyorum.(tabi bunda pek çok blog okumaya başlamanın ve bundan aldığım keyfin de payı var).


HERKESİN BİR HİKAYESİ:Öğretmek nasıl bir şey? Bu meslek kendi seçimin miydi?

BURCU:Öğretmek, çok yüksek bir haz dalgası gibi, elbette kendiniz seçtiyseniz. Kendimi bildim bileli, hem okumayı ve araştırmayı hem de öğrendiklerimi insanlarla paylaşmayı sevmişimdir. Mesleğim de tamamen kendi seçimimdi. Bireylerin, vermek ile çoğalabileceğine inanıyorum. Bu sevgi de olabilir, eser de olabilir ya da bilgi de olabilir. Gerek anaokulunda gerekse gönüllü öğretmenliğim veya verdiğim özel derslerde olsun, öğrencilerimle olmaktan ve onlara bir şeyler verebilmekten inanılmaz haz alıyorum. Yaptığım bir işten öte aslında kendi kişiliğimin dışa vurumu. (heves kırmak istemem ama, öğretmen olmak isteyenler varsa işin maddi boyutundan fazla bir şey beklemesinler-bu da ülkemizin hazin tablolarından biri elbette-fakat öyle bir aşk ki öğrencinizin içten bir teşekkürü veya başarısı maddi tüm eksiklikleri bir anda kapatıveriyor-en azından ruhunuzun doyduğunu söyleyebilirim).Öğretmek, elbette sorumluluk da gerektiren bir süreç. Özellikle ergenlik çağındaki öğrencilerinizin rol modeli olabiliyorsunuz ve giyim kuşamınızdan tutun da söylemlerinize, zevklerinizle hobilerinize kadar sizi örnek almaya başlıyorlar. Bu arada, özellikle ergen öğrencilerimle daha çok arkadaş gibi de oluyor ve her türlü sorunlarını dinliyorum. Çoğu vakit dersi yarıda ksip onlara hayat hakkında edinimlerimden yola çıkıp tavsiyelerde bulunuyorum. Çünkü, onlara da dediğim gibi, ingiliz gramerini bilmezseniz yaşam başınıza yıkılmaz fakat "kendi ayaklarının üzerinde durup üreten birey" olmayı bilmek ve özümsemek, tüm yaşamınızı kurtarır.


HERKESİN BİR HİKAYESİ:Kitabı çıktığı an almaya giderim dediğin bir yazar adı?

BURCU:Murathan Mungan. Çıktığı an gider gözüm kapalı alırım her kitabını ve şu ana dek hiç de pişman olmadım. Philippa Gregory'nin kitaplarını alırım-çok edebi değil fakat ingiliz tarihi ve edebiyatı okuduğum için ve kendisi de ingiliz saray hayatı hakkında yazdığından okuduğum tüm kitaplarından keyif alıyorum.