22 Ocak 2011 Cumartesi

Mor Köşe: Alpova Loveç

( Alpova Loveç tarafından yapılan bir tablo)

Soğuk bir Istanbul havasında, akşamüzerine doğru, Kadıköy'de uğrak mekanım Fatoş Hanım'ın yerindeyim. Okulda çocuklarla geçen yoğun bir günün ardından, biraz soluklanmak için asma kata çıkıyorum. Türk kahvemin gelmesiyle eş zamanda lacivert kaşkolu ve kasketiyle Alp içeri giriyor...

Yirmi dört yaşında olduğuna bakmayın, on parmakta on marifet diye adlandırabileceğim birisi...Kova burcu'nun yaratıcılık sınırını zorlayan yapısı, onun ellerinde şekil buluyor. Grafikten tasarıma, resimden şiire kadar sanatın pek çok dalına hakim. Kimliğiyle ve çevresiyle barışık, yüzü ise duygularını en iyi yansıtan bir nehir gibi, öfkesi de neşesi de yansıyıveriyor. Bu yaşında insan sarrafı dersem abartmış sayılmam, eşsiz bir öngörüye sahip. Kahkaları ortalığı çınlatırken, sizi en keyifsiz anınızda bile tebessüm ettirebilir.

Yaşamın kaosunda renkli bir kişilik: ALPOVA LOVEÇ.


Önce havadan sudan başlıyoruz konuşmaya, sonrasında benim not defteriyle kalem çıkıyor ve Alp'in gözlerinde keskin bir ışıltı: " Yani cidden röportaj yapıyoruz öyle mi?"
"İstersen sohbet diyelim" diyorum gülerek...

Ve tüm içtenliğiyle sanattan şiire, yazarlardan aşka kadar uzanan yelpazede söyleşimize başlıyoruz...

SİNESTEZİK BİR DURUM

Burcu: Şiirle tanışıklığınız ne zamana dayanıyor, ne kadar süredir yaşamınızda şiir?
Alp: Epey oluyor, sanırım 14-15 yaşımdan beri yazıyorum.

Burcu: Peki, nasıl bir duygu karmaşasında doğuyor şiir? Ya da sizi dizelere iten ve yazmanızı tetikleyen faktör nedir?
Alp: İlk başta yaratımım olan her imge Alice'in düşü gibi. Gerçekten canımı yakıyor, kalbimi sıkıştırıyor ortaya çıkan tablo. Hani, nasıl desem, bir kırığın ancak soğuduktan sonra farkına varmak gibi bir şey. Alice'in dünyasında herşey birbirinden çok farklı bir o kadar da aynı dünyanın renkleri. Hmm, şiir yazmamı tetikleyen şey nedir? Bir tetiğe ihtiyaç yok aslında. Çünkü her söz, her hareket ve her durağanlık beynimde kelimelere dökülüyor. Açıkçası etrafımda pek çok tetik olması beni gerçekten rahatsız ederdi. (gülüyoruz)

Burcu: Sinestezik bir durumunuz var yani?
Alp: Evet, bir konu konuşulduğunda bile beynimde derhal şiirsel anlatım harekete geçiyor.

Burcu: Günün birinde kitap çıkarmayı düşünür müsünüz?
Alp: Kesinlikle evet.

Burcu: Türk okuyucusunun şiire olan ilgisini yeterli buluyor musunuz? Şiir, ülkemizde hak ettiği itibarı görüyor mu sizce?
Alp: Aslına bakarsanız, insanlar kendileri de bir şeyler karalıyor, şiir yazıyorlar. Var ilgi aslında fakat edebiyat değil bu onlar için. İlginçtir ki edebiyatla şiir arasında keskin çizgi var. Yani Türk okuyucusu şiire evet diyor ama edebiyata hayır. Şiir, edebileştiği anda okuyucunun ilgisi yok oluyor. Bu toplumun edebiyatla bir alıp veremediği var kanımca. Düşünsene, herkes iki sohbetten sonra birbirini "edebiyat yapmakla" suçluyor, burdan bile "edebiyata" yüklenen anlamı tahmin edebiliriz. Şiir daha tatlı bir şey, edebiyat ise acı. Yani demem o ki, şiir bir iç döküntüsü ise, o zaman ilgi görür; fakat edebiyatsa ordaki şiir, insanlar korkuyor biraz, başkalarının iç döküntülerinin edebi formatını kurcalamaktan. Bunun sebebini ise daha eskilerde aramak gerekir diye düşünüyorum.

Burcu: Bir şair olarak siz hangi şair ve yazarları beğenerek okursunuz? Kimin mısraları sizi tabiri caiz ise "çarpar"?
Alp: Kesinlikle Can Yücel. Sonrasındaysa Nazım Hikmet, Küçük İskender, Murathan Mungan ve tabi ki Melih Cevdet Anday. Bunlar etkilendiğim Türk şairlerinin başında gelir. Allen Ginsberg, Arthur Crayan, Gabriel Garcia Marquez, Ingvar Ambjörsnen, Charles Bukowski ve John Fante ise dünya çapında beğendiğim yazarlar.

Burcu: Şu ana dek okuyup da unutamadığınız, sizde yer eden bir kitap var mı?
Alp: Bir çok kitap var etkilendiğim. Ama başlıcaları Ingvar Ambjörsnen'in "Beyaz Zenciler" ile "İnsan Postuna Bürünmüş Köpek" adlı kitapları ben de ayrı bir yere sahiptir. Beni şok eden iki eser olmuştur bunlar, çünkü hat safhada "gerçek". Ve on dört yaşındayken elime alıp o gündne beri etkisini sürdüren bir diğer kitap ise Patrick Süskind'in "Koku"su...Hem sinestezik bir durum var orda da...Ayrıca yine aynı yazarın "Güvercin'inde bir insanın yazarak ne kadar ileri gidbileceğini gördüm.

Burcu: Şiir haricinde sanatın hangi dallarıyla ilgileniyorsunuz?
Alp: Uzun bir cevap olacak (gülüşüyoruz)...Sahne kostüm tasarımlarım var birkaç üniversite, kurum ve ortaöğretim için yapmştım. Özel geceler için abiye ve ayrıca gelinlik tasarımlarım oldu. Orta öğretim hayatımda tiyatroyla ilgilendim. Müzik ile haşır neşir oldum. Resim çalışmalarım var. Ve tabiki edebiyat her an hayatımda...

POPÜLER KÜLTÜR YAVŞAKLIĞI:

Burcu: Türkiye'de sanatı nerede görüyorsunuz? Diğer pek çok ülkelerle mukayese ettiğimizde, sanat bu memlekette kendisini yaşayabiliyor mu?
Alp: Türkiye'de sanat, çok göz önünde olmayan bir yerlerde, olması gerektiği gibi yaşıyor. Ama dediğim gibi, göz önünde değil... Popüler kültür yavşaklığı insanları maymun iştahlı birer yaratığa dönüştürüyor. Bu ise sanatçı kavramının reddeden doğasını tetikliyor ve saklanıp gömülüyorlar. Sonuçta bu noktada sistemin istediği oluyor. Meydan ise, uzaktan kumanda ile yönetilen bilekler, dudaklar, beyinler ve manasız notalara kalıyor. İçler acısı bir durum...

Burcu: Bu bağlamda, sanatçı kimdir?
Alp: Sanatçı, toplumda uzun çalışma ve çabalardan sonra alnında ışığı ilk duyumsayan insandır.

Burcu: Bir insan sanatçıysa daima marjinallikle itham edilir. Toplumun insana empoze ettiği kurallar ile bir çatışma hali vardır. Sizce bunun nedeni nedir?
Alp: Sanat, çizginin olmadığı bir yer. Hani, Alice'in dünyası demiştim ya şiir için, işte sanatta öyle bir yer. Sen o dünyadan alıp da trafiğe salarsan bu adamı, ışığa ya da kavşağa bakmayacaktır. Onun yolu bu değil. Uzlaşamamak değil bence, direkt olarak "yok saymak" hatta o kadar ki görmemek diyebiliriz. Doğal ve istemsiz bir görmeme hali...

SANATÇI DEDİĞİN ÖYLE KALABALIKTIR Kİ DEPRESYON KUSAR
Burcu: Sanatçı, yalnız mıdır?
Alp: Bence sanatçı dünyanın en yalnız olmayan bireyidir. Düşünsene, o kadar kalabalıkla dolmuşsun ki, depresyon kusuyorsun. Yalnız kalsa belki bu kadar verimli olamayacak.

Burcu: Çok klasik bir tartışmadır ama sizce sanatçının toplumsal bir rolü var mıdır?
Alp: Toplumsal bir rolü elbette vardır ama bir fırıncı ya da kömürcünün ne kadar varsa ancak o kadar role sahiptir. Bu en gereksiz bulduğum tartışmalardan biridir. Sanat, sanat için yapılır ve topluma sunulur. Bu kavramları birbirinden kimse ayıramaz.

Burcu: Şiirlerinizde aşkın yanında sanki yoldaşmışcasına acı, şehvet ve şefkat de yer alıyor. Sizce aşkın mayasında ne gizli?
Alp: İnan bilsem kendime saklardım ! (gülüyoruz)

SEVİŞMEK ENSTRÜMAN ÇALMAYA BENZER
Burcu: Bilhassa bizim toplumumuzda hayli tabu olan cinsellik, sizin şiirlerinizde adeta bir tüy gibi okuycuya değip geçiyor. Yani, mısralar arasında çok iyi harmanlanmış. Sizin cinselliğe bakış açınız nedir? Bir şair gözüyle?
Alp: Öyle usturuplu bir şey ki doğru kullanıldığında, karşındakine değip geçiyor, hani senin dediğin tüy misali. Aslında, benim için karmaşık bir şey cinsellik. Fakat her zaman söylediğim bir laf vardır: Sevişmek enstrüman çalmaya benzer, doğru notalara dokunmazsan istediğin sesi alamazsın. Keman ve yay'ın birbirine sürtünmesi gibi...Bilmeyen birinin elinde keman gibi aşk da "kafanın tasına sürtünen mermer kadar" rahatsız edici olabilir. Bilen birindeyse anlatmama gerek yok, hepimiz Farid Farjad dinlemişizdir.

Burcu: Mükemmel bir anlatım oldu.
Peki, son olarak, günlük yaşamınızda neler yapmaktan keyif alırsınız?

Alp: Arkadaşlarımla vakit geçirmeyi seviyorum. Bazen Moda sahile inip denize taş atıyorum kendim ve sevdiklerim için...

Burcu: Çok teşekkür ederim bu keyifli sohbet için.
Alp: Rica ederim, benim için de ayrı bir keyif oldu.

NOT: Ricası üzerine fotoğrafını yayınlamadım, onun yerine kendi çizdiği tablolardan birini ve bir şiirini sizlere sundum.

PERŞEMBE:

Kızıl bir nehir akıyor şimdi arka sokaklarımdan

Katili belirsiz kaldırımların anısına,

Suluyorum cebimdeki saksıyı.

Kulağıma yerleştirdiğim dikiz aynam düşüyor.

Kırılıyor...

Yere bakıyorum...

Binlerce ben... el sıkışıyorum ilk gençliğimle.

Körpe düşüm...

Cahil yaklaşımım, beni evlad edinen bir doğa ana kadar bucaksızım.

Köşelerimi bir perşembe yitirdim.

Köşe kapmaca oynayan timsahların kuyruklarında parlayan güneştin!

İhtimalsizdi ağlaman.

Ağladın.

Hortladın içimde bir yerlerde herhangi bir gece.

Topladın kirpiklerimi yerden...

Alelacele..

Gittin.

Bak diyorum!

Seni düşününce kızamık geçiriyor buralar.

Sarılık oluyorum....

Beyaza kesiyor tırnaklarımdaki keratin.

Morarıyor tülden sarkan ipek böceklerim.

Elimdeki yağlı boyayla suratıma haşlanmış çimenler çiziyorum

Hani

Anlarsın ya

Rengarenk!

Giderken van gogh oluyorsun sanki

tenimi delip geçen!

Bir perşembeydi, asla unutmam. Cebime yerleştirdiğim saksıyla küçük ucuz sohbetler ediyorduk. Ağzım ara ara düşüverdi yerinden. Soluksuz yapılan sohbetlerden sonra hep düşen tansiyonum da cabası. Gömleğimin düğme iliklerinden geçirdiğim pembe kuvars çatlayıp altıma giriverdi aniden. Asla unutmam. Bir perşembeydi, ıslık çalarak geçtiğim sokaklardan kendimi akıtıyordum. Arka mahallemde hala aşk için savaş veriyordu kimileri. Yağmur kına rengi akıntıya biraz renk katıyordu. Buna bende katılıyordum. Buna bütün bir şehir katıla katıla gülüyorduk. İnan ben bunu isteyerek yapmıyordum. Kimileri arka mahallemde sen oluyordu! Sırtıma konan bir yusufçuğun gölgesine takılıp düşüyordum. Bunu kimse bilmez. Üstüne düştüğümde kınalanıyordu üzerimdeki ifşa edilmemiş genç arzularım. Buna ben hiç gülmedim. Yağmur güldü ona kız! Hem bak sen artık öldün diyorum! ne olur artık beni terk etme. Beyaz tenim nokta nokta seni işliyor hücrelerime. hapsediyorum akan kırmızı gözyaşlarını. Kızamık geçirir gibi geçiriyorum seni hayatımdaki film şeridinden. Başkaları da özenip bir başkalarına değiniyor. Kızamık geçiriyor bütün şehir demir parmaklarının aralarından. Bak, sen artık öldün hem. Yatıyorsun oracıkta kanatların kopmuş. Üzerine salıyorum kendimi. Uyuyorum günlerce.

Sen!

Hortladın içimde bir yerlerde herhangi bir gece.

Topladın kirpiklerimi yerden...

Alelacele..

Gittin.

Bak bir perşembe.

Yığılıp kaldığım yerde rengarenk!

Yığılıp kaldığım yerde derin aksak hülyalarla.

Ölmeyi bekliyorum.

ALPOVA LOVEÇ.


BURCU AŞÇI

OCAK 2011

ISTANBUL.






3 yorum:

Adsız dedi ki...

tebrikler, bence mor köşe süper olmuş, her zamanki gibi röportajda da gayet başarılısınız. takip edeceğim...ve şiir de müthiş. Zeynep.

Burcu Aşçı dedi ki...

çok teşekkür ederim, şiire gelince, alpova cidden başarılı bir şair...

Adsız dedi ki...

Alpova kimdir merak ettim. İnternet üzerinde araştırsam da hakkında bir bilgi bulamadım. Şiir enfes, resimde aynı şekilde. Yazılarınızın devamını bekliyoruz. Emrehan