29 Haziran 2012 Cuma

Miniaturk ...

Türkiye'nin tarihi zenginliklerini minyatür boyutunda sergiledikleri bu çalışma gerçekten görülmeye değer... Düşünsenize bir anda Anıtkabir'in önündeyken bir adım sonrasında Pamukkale travertenleri arasında dolaşıyorsunuz :)
Vaktiniz olduğunda siz de tarihi küçük adımlarla izlemeye alın ...

BURCU AŞÇI
HAZİRAN 2012
ISTANBUL.

4 Haziran 2012 Pazartesi

İçimdeki Fazıl...

Odamı dolduran Moonlight Sonata eşliğinde zihnim eskiye gidiyor...Beethoven demek çocukluğum demektir benim için. Okumayı ilk öğrendiğim vakitlerde, dedemin evinde binlerce kez sabahları zikrettiğim Renkli Cumhuriyet ansiklopedisi geliyor aklıma. Ve bir gün dağınık saçlarıyla gördüğüm adamın biyografisi düşüyor usuma...Beethoven...Ardından Mozart, Bach, Liszt, Schubert ve Çaykovski...


Seneler geçtikçe kitapların tozunu yaladıkça satırlarında kendime evrenler yarattığım nice adamlar...Dostoyevski, Shakespeare, Tolstoy, Hugo, Voltaire ve daha niceleri...Slyvia Plath gibi sınırda dolaşan kadınlar girdi yaşamıma...Hemingway ile savaşın en umutsuz anlarında gün doğumunu izlemeye tanık etti ruhum...


Ve ister istemez bir uçurum açılmaya başladı dışsal dünyanın kaosuyla aramda...İster istemez diyorum çünkü yasak bir meyveyi dişlemek gibi tarifsiz bir hazzı aldığım bu dünya, farklı bir mertebede ilerletmeye başladı beni...Ve benim gibi var olan binlercemizi...Belki de edebiyat hocam Gültekin Bey'in dediği kehanet yineliyordu kendini: "Bir duvarı tırmanıyorsun acı çekerek, fakat duvarın üzerine çıktığında aşağıda olan biteni izlemek daha da büyük acı verecek."


Çoğu insan bunu ukalalık, kendini bilmezlik veya soğukluk olarak nitelendirir. Oysa ki, kişinin kasti olarak yaptığı bir şey yoktur ortada. Başka bir boyutun kapılarını açtığı andan itibaren, kara bir deliğe çekilmeye başlar kişi...Okudukça okuyası, düşündükçe düşünesi gelir...Kainata karşı uyanan hayranlığını, onu irdeleyerek besler canlı tutar. Sormaya başlar...Önce basit tek cümlelik sorulardır bunlar...Tatmin olmadığı her an "kabullenmek" yerine bir soru daha atar ortaya...Ve her sorunun cevabı yahut olasılıkları bambaşka perdeleri aralar evrenin sonsuzluğunda.


Ezber bozan bir zihniyetin başlangıcıdır araştırmak...Kalıpları yıkarken dizginlenemez dimağınız, adım adım mesafeler girer toplumla aranıza...Hem içindesinizdir hem dışında...Lakin, ilim, öyle bir ateştir ki yüreğinizde; sanat öyle bir güneştir ki göğünüzde, yanmak pahasına da ilerlemeye devam edersiniz.


Bir de bizim gibilerin en üst noktası vardır...Deha niteliğinde var olanlar...Üstat sıfatında...Bahşedilen zekalarını kainatın döngüsüne olanca sınırsızlığı ile açıp, insanlığın bitmez yürüyüşünde başı çekenler...Belki hep yalnız, ama ruhları bir o kadar engin...Arabesk tabakanın tabiri ile "halktan olmayıp sırça köşkünde yaşayanlar" dır onlar...Oysa,evrenin saçtığı Işık'ı algılama arzusu ile yol alırken, bizlere de Işık tutan eşsiz bireylerdir onlar...Tüm karaltılar arasında bir elmas gibi parlayan...


Shakespeare'i düşünün...Beş yüz küsür yıl önce yazdığı her bir satır halen üniversite koridorlarında tartışılmakta, yarattığı karakterler tiyatro sahnelerinde hayat bulmakta...Mozart'ı ele alın...Orta yaşın bunalımında kapitalist sistemin çarklarında savrulan bugünün adamının aksine, otuz beş senelik ömründe notalarıyla ölümsüzlük şarabını tatmış bir dahi...Aşık Veysel'i anımsayın...Çağının kirli arzularına tutsak içi boşalmaya yüz tutan ademler arasından sıyrılmış bir ruh...En sade cümleler ile insan yüreğini ortaya döken, görmez gözleriyle gördüren bir derya adeta...Nazım'ı unutma ! Öyle kalabalıklar arasında fakat öylesine yalnızlığa mahkum bir şair...İnandıklarından vazgeçmeyen ve fikirlerini en usta şekilde kağıda döken lakin hain sıfatından yırtamamış bir sanat adamı...Bu arada, hainlik kimseye bu kadar yakışmamıştı...


Ve...Tüm bu adamların yazgısından geçen bir deli adam...Nasıl ki en büyük dehalar önce kendi vatanından sürülmüşse, önce kendi halkı tarafından anlaşılamamışsa, işte öylesine yarı sürgün saçlarını el'lerde savuran inançlı bir yürek...Onca kaypak ve ikiyüzlülüğe alışmış bir insan topluluğunda, adanmışlığına sadık kalan bir adam...Bilebilir miydi, gün gelip, oratoryosunu bestelediği adamla yazgısının belli bir noktada kesişeceğini?Dünyanın ayakta alkışladığı lakin kendi ülkesi tarafından dört duvara mahkum edilmek istenen çağının önde gelen isimlerinden Fazıl Say...


Daha geçen akşam Mezopotamya Senfonisi'ni dinlerken- ve aklımda İştar, Kibele, hüzün, korku, savaş imgelemleri uçuşurken- aklıma geçmiş senelerde bir tv programında ettiği laf geliverdi. " Bir kişinin klasik müzik dinlemesi için belli bir alt yapıya sahip olması gerekir."  Nasıl da rahatsız olmuştu büyük bir kesim...Hele ki arabesk ruhunun sosyolojik boyutunu da ele alınca, nasıl bir kızgınlık topu yuvarlanmıştı üzerine...


Çünkü Fazıl, kültüre sevk etmeye çalıştı bireyleri...Düşünmeye...Okumaya...Araştırmaya...Kendi ufak çemberlerinde "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" sloganı ile düşünme yetilerini bin yıllık uykuya terk edenler kıpırdandı...Hayat denilen serüveni, üzerinde hiç düşünmeden motor hareketler ile seri bir şekilde fabrikasyon günlere bölerek yaşayanlar rahatsız oldu. Fakat, en büyük rahatsızlığı, yüzlerce yıldır sistematik bir şekilde kitleleri kendi çıkarları için "içi boş popüler kültür" ile "magazin zırvalıklarıyla" uyuşturmaya çalışanlar yaşadı...Sahi, ne gerek vardı kuzu kuzu yatanları uyandırmaya? Azıcık kesseydi ya sesini Fazıl?


Azınlık denilince akla hep dini bölünmeler gelir fakat "belli bir kültüre erişip, araştırıp sorgulayarak kendini geliştiren bireyler" esas bu ülkenin en yetim ve acı çeken azınlığı olmuştur. Fazıl, bu azınlığın en onurlu sesi oldu, belki de bilmeden...


Fazıl, sadece dünyaca ünlü bir piyanist olmadı bizler için...Ki rahatsız olan kesimde bunun farkındaydı...Bu sebeptendir, onun kainata döktüğü notaları çalan ellerini kırma arzusu...Bu sebeptendir, "zırvalıklarla dolu itibarsız bir dava bahanesi" ile dört duvara o elleri tıkma hevesi...


Çünkü Fazıl'a vurulacak bir darbe ile ilime ve gelişime kendini adayanlara da tokatı vurmanın peşinde o karanlık adamlar...


Biliyorlar çünkü;


Fazıl demek güdülmekten ziyade düşünmektir
Fazıl demek gelenekçilikten ziyade ilimdir
Fazıl demek dejenerasyona uğramış popüler kültürden ziyade kainatın tınılarını cisme dökmektir.
Fazıl demek "sahte ve göz boyayan vatanseverlikten" ziyade " vatanının geleceği uğruna bildiğinden şaşmayarak hain damgası yemektir.
Fazıl demek korku ve dikta yerine umut ve ışık demektir.


Fazıl demek prangalarla şimdiye mahkum olmak yerine, daima bir adım ileri gitmektir.


İşte bu yüzden kuruluyor tüm bu çirkin itham ve oyunlar onun adına...


Fazıl'ı işaret edip saldır emri veren karanlık güçlere seslenmek isterim: Işıktan ne kadar korkarsan kork, her gecenin bir sabahı vardır...O gece ki şeb-i yelda misali sürdükçe sürsün, nafile...


Ve sen Hakim Bey,
Gel, sen beni de Fazıl Say...
Yok, o da mı olmadı?
Fazıl'ı sustursan da 
İçimdeki Fazıl'ı kim susturacak, onu söyle?


NOT: Sayın Hakim Bey, bahsetmiş olduğunuz ve Fazıl Say'ın paylaştığı Ömer Hayyam dizelerini bizzat ben ve pek çok kişi senelerdir Facebook'da zaten paylaşıyorduk. Acaba, toplu suçtan indirim şansımız var mı?


BURCU A.
HAZİRAN 2012
ISTANBUL.









3 Haziran 2012 Pazar

Bedenime Dokunma !

Son gündem maddesi ile yine ülke genelinde dikta'sını sağlamlaştırma hesabı içinde olan hükümet, kanımca çok yanlış bir kayaya tosladı. Bir bakalım Tayyip ve hükümeti ne demiş: Kürtaj cinayettir. Yasaklanacak. Ah çok pardon 4 haftaya kadar izin varmış.


İyi de bir kadın prediktör kullanmak istese bile, tahmini regl tarihinden 10 gün geçmesini beklemek zorunda ki sağlam sonuç alsın. E diyelim kan testi yaptırdı, keza aynı şey gerekli. Ve sonunda doktora gidildiğinde genellikle size 5 haftalık hamile olduğunuz söylenir. Çünkü gebelik ilişkiye girilen günden değil, son regl tarihi baz alınarak hesaplanır. Yani evet siz 3 hafta önce döllenmiş olabilirsiniz lakin tıp literatüründe 5 haftalık gebesinizdir. Eee nasıl oluyor da 4 haftayken kürtaj olacaksınız? Uyanın canlarım: Kürtaj toptan yasak demenin dolaylı versiyonudur bu...Ama Sağlık Bakanı'na bakacak olursanız, bir kadın regl geçtikten 10 gün içinde anlarmış, geriye karar almak için de 1 hafta kalıyormuş yetermiş...Bunların mı zekası kıt yoksa bizleri mi saf yerine koyma cürretindeler, orasını takdirinize bırakıyorum.


Peki tecavüz sonucu gebe kalanlar? Üzülmeyin ayol, devlet bakarmış. Adam gelsin üzerime saldırsın, en hayvani dürtüleriyle beni hırpalasın ve nefret edilesi tohumlarını içime fışkırtsın, ben de oturup onun cenininin içimde büyümesini bekleyeyim, öyle mi? Pardon da kuluçka makinesi gibi bir halimiz var mı? Siz bu denli izzeti nefissiz olabilirsiniz de beni bu ahlaksızlığın bir parçası yapmak sizin ne haddinize? Bu arada unutmadan, bir öğretmen olarak şunu belirteyim, anne karnında sevilmeyen çocuklar bu eksikliği yaşamlarının her alanında hissediyorlar. Ama ben kimse söylüyorum ki bu pedagojik bilgiyi? Ne de olsa ilimdir benim anlattığım ve sizlerin kulakları tıkalıdır her türlü bilimsel veriye...Varsa yoksa bir kutsal kitap-ki onu bile kafanıza göre şekillendirdiniz, bir de sünnet...(sünnet demişken burdaki manasıyla alakası olmasa da belirtmeden geçemeyeceğim: Rahmime karışana kadar çükünü kessen kökünden!!!)


Pek sevgili  Başbakan'ın olayı siyasete de kıvırtıp Uludere'ye bağlamasını ise cidden yorumsuz geçiyorum.


Kürtaj elbette bir doğum kontrol yöntemi değildir. Ancak, kimi şartlarda, örneğin dış gebelik gibi ya da anne hayatının tehlikeli olduğu vakalarda, kürtaj sağlık için elzem bir müdahaledir. Gelişen teknoloji ile artık çok erken safhalarda bebeğin Down sendromlu olup olmadığı bile belli olabiliyor. Bu noktada doktorlar aileye tercihlerini soruyorlar. Ben Down sendromlu bir bebeğin yükünü taşıyamayacak isem, kaldı ki o canlıya da dünyayı zehretmek istemediğimden, kürtaj haklı bir tercihtir.


Evlilik dışı çocukları da destekleyen pek modern hükümetimiz (!) bu kadar çocukla nasıl başa çıkacak ciddi bir merak uyandırıyor. Bir önceki cümleme hiç şaşırımayın...Kürtaj yasaksa, 16 yaşımda da doğururum, evli adamdan da doğururum, evlilik dışı da zırt pırt doğururum. Nasıl olsa devlet o pek şahane ve tam teşekküllü yetimhanelerinde aşk ile büyütecek ya!!!!!


Kürtaj yasaklayana kadar otur da halkına doğum kontrol yöntemlerini öğret diyesim var ama kime diyorum ki??? Adamların derdi sağlık değil, ileride kendilerine yatırım yapmak adına "bomboş" bir nesil yetiştirmek...


Yok sevgili Başbakan, benden sana oy çıkmayacağı gibi, rahmimde de senin için potansiyel oy yetiştiremem. Onun yerine sökerim o rahmi yerinden daha iyi...


Ha bu arada pek sayın Sağlık Bakanı'na bir çift lafım var: Bal gibi de çatır çutur da kürtaj yapılacak. Muayenehanelerde 5 yerine 15 lira verilecek, kayıt dışı kürtaj gerçekleşecek. Parası olanlar mutlu mesut evlerine dönecek, olan garibana olacak. Ot ile sopa ile kanırta kanırta gariban düşük yapacağım diye canından olacak...Fedaisi olduğunuz kapitalist sistemin rahme yansıması...


Hem, yasaklıyorsun ya...Bilmez misin ki yasaklar her daim delinmek için vardır. İnsanoğlunun fıtratıdır bu...Adem-Havva-Elma üçlemesini iyi öğretmediler mi size yoksa? A, yoksa ta ordan mı kalma biz Havvalara hıncınız?


Geçiniz bunları pek saygıdeğer bakanlar ve bu bakanların yüzde elli simgesi olan "sağlam zihinle bakamayanlar"...Ne vajinam ne de rahmim Tanrı'nın bir kulunun tekelinde olamaz- zira Tanrı bile onu sadece "bana" bahşetmiş...Tanrı'ya böyle inanıyorum derken Tanrıcılık oynamak sizce de "kibir" olmuyor mu? (Aaa Kur'an da da en büyük günahlardandır kibir, bir tesadüf mü bu acaba?)


Yanlış kayaya çattınız bu sefer...Zira vakti zamanında cephaneyi sırtında taşıyan bu kadın, devran döner seni de nereye taşır bilemem...


NOT: Silivri'ye gideceksem on gün önceden haber ver de eşyalarımı toplayayım, bir karton sigara ayarlayayım filan...Ama benden söylemesi Ergenekon diye alma, çünkü kabak tadı verdi ziyadesiyle...


Burcu A.
Haziran 2012
Istanbul.