4 Haziran 2012 Pazartesi

İçimdeki Fazıl...

Odamı dolduran Moonlight Sonata eşliğinde zihnim eskiye gidiyor...Beethoven demek çocukluğum demektir benim için. Okumayı ilk öğrendiğim vakitlerde, dedemin evinde binlerce kez sabahları zikrettiğim Renkli Cumhuriyet ansiklopedisi geliyor aklıma. Ve bir gün dağınık saçlarıyla gördüğüm adamın biyografisi düşüyor usuma...Beethoven...Ardından Mozart, Bach, Liszt, Schubert ve Çaykovski...


Seneler geçtikçe kitapların tozunu yaladıkça satırlarında kendime evrenler yarattığım nice adamlar...Dostoyevski, Shakespeare, Tolstoy, Hugo, Voltaire ve daha niceleri...Slyvia Plath gibi sınırda dolaşan kadınlar girdi yaşamıma...Hemingway ile savaşın en umutsuz anlarında gün doğumunu izlemeye tanık etti ruhum...


Ve ister istemez bir uçurum açılmaya başladı dışsal dünyanın kaosuyla aramda...İster istemez diyorum çünkü yasak bir meyveyi dişlemek gibi tarifsiz bir hazzı aldığım bu dünya, farklı bir mertebede ilerletmeye başladı beni...Ve benim gibi var olan binlercemizi...Belki de edebiyat hocam Gültekin Bey'in dediği kehanet yineliyordu kendini: "Bir duvarı tırmanıyorsun acı çekerek, fakat duvarın üzerine çıktığında aşağıda olan biteni izlemek daha da büyük acı verecek."


Çoğu insan bunu ukalalık, kendini bilmezlik veya soğukluk olarak nitelendirir. Oysa ki, kişinin kasti olarak yaptığı bir şey yoktur ortada. Başka bir boyutun kapılarını açtığı andan itibaren, kara bir deliğe çekilmeye başlar kişi...Okudukça okuyası, düşündükçe düşünesi gelir...Kainata karşı uyanan hayranlığını, onu irdeleyerek besler canlı tutar. Sormaya başlar...Önce basit tek cümlelik sorulardır bunlar...Tatmin olmadığı her an "kabullenmek" yerine bir soru daha atar ortaya...Ve her sorunun cevabı yahut olasılıkları bambaşka perdeleri aralar evrenin sonsuzluğunda.


Ezber bozan bir zihniyetin başlangıcıdır araştırmak...Kalıpları yıkarken dizginlenemez dimağınız, adım adım mesafeler girer toplumla aranıza...Hem içindesinizdir hem dışında...Lakin, ilim, öyle bir ateştir ki yüreğinizde; sanat öyle bir güneştir ki göğünüzde, yanmak pahasına da ilerlemeye devam edersiniz.


Bir de bizim gibilerin en üst noktası vardır...Deha niteliğinde var olanlar...Üstat sıfatında...Bahşedilen zekalarını kainatın döngüsüne olanca sınırsızlığı ile açıp, insanlığın bitmez yürüyüşünde başı çekenler...Belki hep yalnız, ama ruhları bir o kadar engin...Arabesk tabakanın tabiri ile "halktan olmayıp sırça köşkünde yaşayanlar" dır onlar...Oysa,evrenin saçtığı Işık'ı algılama arzusu ile yol alırken, bizlere de Işık tutan eşsiz bireylerdir onlar...Tüm karaltılar arasında bir elmas gibi parlayan...


Shakespeare'i düşünün...Beş yüz küsür yıl önce yazdığı her bir satır halen üniversite koridorlarında tartışılmakta, yarattığı karakterler tiyatro sahnelerinde hayat bulmakta...Mozart'ı ele alın...Orta yaşın bunalımında kapitalist sistemin çarklarında savrulan bugünün adamının aksine, otuz beş senelik ömründe notalarıyla ölümsüzlük şarabını tatmış bir dahi...Aşık Veysel'i anımsayın...Çağının kirli arzularına tutsak içi boşalmaya yüz tutan ademler arasından sıyrılmış bir ruh...En sade cümleler ile insan yüreğini ortaya döken, görmez gözleriyle gördüren bir derya adeta...Nazım'ı unutma ! Öyle kalabalıklar arasında fakat öylesine yalnızlığa mahkum bir şair...İnandıklarından vazgeçmeyen ve fikirlerini en usta şekilde kağıda döken lakin hain sıfatından yırtamamış bir sanat adamı...Bu arada, hainlik kimseye bu kadar yakışmamıştı...


Ve...Tüm bu adamların yazgısından geçen bir deli adam...Nasıl ki en büyük dehalar önce kendi vatanından sürülmüşse, önce kendi halkı tarafından anlaşılamamışsa, işte öylesine yarı sürgün saçlarını el'lerde savuran inançlı bir yürek...Onca kaypak ve ikiyüzlülüğe alışmış bir insan topluluğunda, adanmışlığına sadık kalan bir adam...Bilebilir miydi, gün gelip, oratoryosunu bestelediği adamla yazgısının belli bir noktada kesişeceğini?Dünyanın ayakta alkışladığı lakin kendi ülkesi tarafından dört duvara mahkum edilmek istenen çağının önde gelen isimlerinden Fazıl Say...


Daha geçen akşam Mezopotamya Senfonisi'ni dinlerken- ve aklımda İştar, Kibele, hüzün, korku, savaş imgelemleri uçuşurken- aklıma geçmiş senelerde bir tv programında ettiği laf geliverdi. " Bir kişinin klasik müzik dinlemesi için belli bir alt yapıya sahip olması gerekir."  Nasıl da rahatsız olmuştu büyük bir kesim...Hele ki arabesk ruhunun sosyolojik boyutunu da ele alınca, nasıl bir kızgınlık topu yuvarlanmıştı üzerine...


Çünkü Fazıl, kültüre sevk etmeye çalıştı bireyleri...Düşünmeye...Okumaya...Araştırmaya...Kendi ufak çemberlerinde "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" sloganı ile düşünme yetilerini bin yıllık uykuya terk edenler kıpırdandı...Hayat denilen serüveni, üzerinde hiç düşünmeden motor hareketler ile seri bir şekilde fabrikasyon günlere bölerek yaşayanlar rahatsız oldu. Fakat, en büyük rahatsızlığı, yüzlerce yıldır sistematik bir şekilde kitleleri kendi çıkarları için "içi boş popüler kültür" ile "magazin zırvalıklarıyla" uyuşturmaya çalışanlar yaşadı...Sahi, ne gerek vardı kuzu kuzu yatanları uyandırmaya? Azıcık kesseydi ya sesini Fazıl?


Azınlık denilince akla hep dini bölünmeler gelir fakat "belli bir kültüre erişip, araştırıp sorgulayarak kendini geliştiren bireyler" esas bu ülkenin en yetim ve acı çeken azınlığı olmuştur. Fazıl, bu azınlığın en onurlu sesi oldu, belki de bilmeden...


Fazıl, sadece dünyaca ünlü bir piyanist olmadı bizler için...Ki rahatsız olan kesimde bunun farkındaydı...Bu sebeptendir, onun kainata döktüğü notaları çalan ellerini kırma arzusu...Bu sebeptendir, "zırvalıklarla dolu itibarsız bir dava bahanesi" ile dört duvara o elleri tıkma hevesi...


Çünkü Fazıl'a vurulacak bir darbe ile ilime ve gelişime kendini adayanlara da tokatı vurmanın peşinde o karanlık adamlar...


Biliyorlar çünkü;


Fazıl demek güdülmekten ziyade düşünmektir
Fazıl demek gelenekçilikten ziyade ilimdir
Fazıl demek dejenerasyona uğramış popüler kültürden ziyade kainatın tınılarını cisme dökmektir.
Fazıl demek "sahte ve göz boyayan vatanseverlikten" ziyade " vatanının geleceği uğruna bildiğinden şaşmayarak hain damgası yemektir.
Fazıl demek korku ve dikta yerine umut ve ışık demektir.


Fazıl demek prangalarla şimdiye mahkum olmak yerine, daima bir adım ileri gitmektir.


İşte bu yüzden kuruluyor tüm bu çirkin itham ve oyunlar onun adına...


Fazıl'ı işaret edip saldır emri veren karanlık güçlere seslenmek isterim: Işıktan ne kadar korkarsan kork, her gecenin bir sabahı vardır...O gece ki şeb-i yelda misali sürdükçe sürsün, nafile...


Ve sen Hakim Bey,
Gel, sen beni de Fazıl Say...
Yok, o da mı olmadı?
Fazıl'ı sustursan da 
İçimdeki Fazıl'ı kim susturacak, onu söyle?


NOT: Sayın Hakim Bey, bahsetmiş olduğunuz ve Fazıl Say'ın paylaştığı Ömer Hayyam dizelerini bizzat ben ve pek çok kişi senelerdir Facebook'da zaten paylaşıyorduk. Acaba, toplu suçtan indirim şansımız var mı?


BURCU A.
HAZİRAN 2012
ISTANBUL.









Hiç yorum yok: