26 Temmuz 2012 Perşembe

Yaşlandığın Zaman...



Yaşlandığın zaman, saçların beyazlamış ve uykuyla dolduğunda

Ateş kenarında düşerken başın önüne, aç bu kitabı

Ve oku yavaşça ve düşle bir vakitler

Gözlerinin sahip olduğu derin gölgeli bakışlarını


Kaç kişi sevdi senin zarif çehreli anlarını

Kaç kişi aşık oldu güzelliğine, yalan ya da doğru

Fakat bir tek adam sevdi içindeki göçmen ruhu

Ve değişen yüzündeki kedere aşık oldu


Yaslanarak ateşin önünde parlayan demirlere

Mırıldan biraz hüzünle: Aşk nasıl da kaçtı

Ve nasıl da yürüdü başımızın üzerindeki dağlardan

Nasıl da kendisini bir yıldız yığını arasına sakladı.


William Butler Yeats ( When You Are Old)
Translated by Burcu Aşçı

Çeviren: Burcu Aşçı





25 Temmuz 2012 Çarşamba

Çığlık Çığlığa Bir Kadın: Sylvia Plath


 Çığlık çığlığa susan bir kadın Sylvia...Ve yüreğindeki tüm kargaşayı, sözünün geçmediği zihninin bütün gel gitlerini başarılı bir şekilde mısralara döken kırılgan bir şair...Feministlerin 1960lardan itibaren vazgeçilmez ikonlarından biri...Yaşamına kendi eliyle son verecek kadar cesur ya da kaçak bir ışık yolcusu mu demeli?

Kanımca Sylvia'nın hayatında iz bırakacak ve depresif kimliğini oluşturacak en önemli dönüm noktası dokuz yaşındayken babasını kaybetmek olur.Ardından on altılı yaşlarında ilk intihar denemesi gerçekleşir. Ölüm ile tuhaf bir bağı, adeta yoldaşlığı vardır...

Babasının yokluğu, kimi vakit üzüntüden çok gizil bir öfkeye bürünmüştü Plath'de...Kendisini bırakıp gittiği ve gencecik yaşında kanadı kırık kaldığı için bastırdığı bir öfkeyi büyütmeye başlar  babasına karşı. "Babişko" adlı şiirinde Sylvia'nın içindeki ikilemleri ve bu hali hazırda yüreğinde kıskaçladığı öfkeyi net bir şekilde görebiliriz.

Üniversite yıllarında Edward Hughes ile tanışıp bu ozanın derinliklerine yelken açtığında, Sylvia, kendi ölümüne gidiyordu koşar adımlarla. İlk zamanlarında Hughes için yazdığı şiirde "benim sonum olacak" diye betimler aşık olduğu adamı. Edward- sanat hayatındaki adıyla Ted- Hughes, döneminin İngilteresi'nde gayet başarılı bir şair ve çocuk kitapları yazarıdır. Ya da adayı diyelim çünkü ödül alan ilk kitabını daktiloya çekip yarışmaya yollayan Sylvia'dır. Saman alevi gibi başlayan bu aşk, ani bir karar ile evliliğe yelken açar. Bir bahar ayında dünyaya gelen kızlarından sonra da bir erkek çocukları olur ve tüm fırtına bu noktada kopmaya başlar. Çünkü, ev işleri ve çocuklar arasında bölünen Sylvia, arzu ettiği gibi yazamazken, kocası gerek şiirleri gerekse masalları ile  ününe ün katmaktadır.


Kıskançtır Sylvia...Hughes'ün etrafındaki kadın hayranları her zaman onun zihnini karartan kabusları olmuştur. Belki de babasının yokluğunda boş kalan yeri Hughes ile doldurduğundan, onu kaybetme paranoyası baş göstermişti şairde. Nitekim, Hughes ve Assia'nın ilişkisine dair şöyle bir açıklaması olmuştur: "Onu beynimde ben yarattım, hayatımıza ben çağırdım."


Chalcot Square'deki evlerini Assia ve David Wevill'e kiraya vermeleri sonun başlangıcıdır Sylvia için. Nazilerden kaçan Yahudi bir ailenin eğitimli şair kızı olan ve güzelliğiyle pek çok erkeğin başını döndüren Assia ile Hughes arasında alevlenen aşk, bir nevi cehennemi olur Plath'in. Çift, 1962 yılında evlerini ayırır.
                                                                ( Assia Wewill)


Genç kızlığından beri depresyonun gel gitlerinde bir hayat süren Sylvia, çocuklarını da alarak Chalcot Square'den iki üç sokak ötede ufak bir daireye taşınır. Kaderin tuhaf örgüsü mü yoksa gelişigüzel bir rastlantı mıdır bilinmez, fakat kiraladığı evde önceden ünlü İngiliz şair William Butler Yeats yaşamış ve pek çok ünlü şiirini kaleme almıştır.

Hughes ile ayrılıklarının en olumlu yanı, zannedersem, Sylvia'nın yaratıcılığının doruk noktasına ulaşmasıdır. Bugün okuduğumuz pek çok Plath imzalı şiir 1961-63 seneleri arasında kaleme alınmıştır. Edebiyat çevresinde hızla yükselmeye başlayan Plath'in kendi içsel yolculuğunda ise büyük bir düşüş süregelmektedir. Hughes'ü unutamayan fakat geri de dönemeyen Sylvia, uyku hapları ile yaşamayı alışkanlık haline getirir. 


1963 kışı, oldukça sert ve soğuk geçer. Kapanan yollar, kesilen elektrikler, iki çocuğun bakımı, geçim derdi ve kasvetli havalar Sylvia'nın depresyonunu daha da çıkılamaz bir kabusa dönüştürür. Ne var ki, bunca zorluğa rağmen ilk kitabı olan The Bell Jar ,Ocak 1963'te yayınlanır.

Ve Şubat 1963...

Yaklaşık iki haftadır doktoru tarafından verilen anti depresanları kullanan Sylvia, neredeyse her gün doktoru  John Horder tarafından ziyaret edilmektedir. Bay Horder'ın işleri yoğun ise sabahları bir hemşireyi eve yollar ve Sylvia'yı kontrol etmesini sağlar. Tıpkı o karlı 11 Şubat sabahı gibi. Ne var ki, hemşire içeri giremez ve apartman görevlisinden yardım ister. Evin kapısı açıldığında karşılaştıkları manzara şok edicidir.

Amerikan edebiyatının en başarılı kadın şairi Plath, mutfakta başını fırının içine sokmuş bir halde bulunur. Gaz zehirlenmesinden ölmüş, daha doğrusu hayatına son vermiştir. Çocukların odasına bisküvi ve süt bıraktıktan sonra gaz kokusu onlara gitmesin diye kapılarının kenarını bantlayan Plath, henüz 30 yaşındayken, yaşam sahnesinden özgür iradesiyle ayrılmayı seçmiştir.

Ardında ise dünya edebiyatına damga vuran eserler ve sonu gelmeyen soru işaretleri bırakarak...

( Hughes'un uğruna Sylvia'yı bıraktığı Assia'dan bir kızı olmuş ancak 1969'da tıpkı Plath gibi Assia'da kendisini ve dört yaşındaki kızını gazla zehirleyerek ölümün kokusunu içine çekmiştir.)

2003 yılında başrollerini Gwyneth Paltrow ile Daniel Craig'in paylaştığı Sylvia adlı film oldukça beğeni kazanıp ses getirmesine rağmen, Plath ile Hughes'ün kızları Frieda tarafından sert bir eleştiriye maruz kalmıştır.

1963'ten beri Sylvia Plath feministlerin de vazgeçilmez ikonlarından olmuş ve kendisinden sonraki nesli, şiir ve hayata karşı duruşu ile etkilemiştir.



BABİŞKO:


Yapmazsın artık,

Yapmazsın. Bir hapşırık
Ya da soluk alış benim için cesaret işi.
Ey yoksul ve beyaz, bir ayak gibi
İçinde otuz yıl yaşadığım siyah papuç.

Babişko, seni öldürmek zorundaydım.

Sen kendin öldün, ben zaman bulamadım -
Mermer misali ağır, bir çanta dolusu Tanrı,
Tiksinç anıt, tek bir boz tırnaklı,
Bir Frisco foku kadar endamlı.

Ve hilkat garibesi Atlas’ta bir kafa

Akıtır yeşil fasulyeleri maviliklere,
Güzelim Nauset açıklarındaki sulara.
Dua ederdim kendine gelesin diye.
Ach, du.

Alman dilinde, o Lehistan şehrini

Ezerek yamyassı etti
Savaşlar, savaşlar, savaşların merdanesi.
Fakat o şehrin adı sıradandır.
Leh dostum diyor ki

Bir ya da iki düzine vardır.

Yani asla söyleyemem nereye
Koyduğunu papucunu, tohumunu,
Seninle hiç konuşamadım.
Çeneme saplandı dilim.

Dikenli tellerin tuzağına saplandı.

Ich, ich, ich, ich,
Handiyse konuşamıyordum.
Her Alman’ı sen sanıyordum.
Ve o tiksindirici lisan

Bir lokomotif misali, bir lokomotif gibi

Çufçuflayarak Dachau’ya, Auschwitz’e,
Götürüyordu beni Belsen’e, bir Yahudi misali.
Konuşmaya başladım bir Yahudi gibi.
Sanırım pekala olabilirim bir Yahudi.

Tirol’un karları, Viyana’nın berrak birası

Ne o denli saftır ne de gerçeğin aslı.
Çingene atalarımla ve tuhaf talihimle
Ve Taroc iskambil destemle ve Taroc destemle
Biraz Yahudi olabilirim.

Hep korktum senden,

Luftwaffe oluşundan, karmaşık belâgatından.
Ve o düzgün bıyığından
Ve o parlak mavi Aryan gözlerinden.
Panzer-adam, panzer-adam, Hey Sen –

Tanrı değilsin fakat bir gamalı haçsın

Öyle karasın ki bütün gökleri boğarsın.
Bir Faşist’e tapar her kadın,
İner yüze çizmesi o hayvanın,
Senin gibi hayvandır yüreği o hayvanın.

Babişko, durursun karatahtanın önünde,

Bende bulunan o resminde,
Ayağın yerine, çenen ikiye ayrıktır
Ne ki daha az şeytan sayılmazsın, hayır
Benim kıpkırmızı yüreğimi ısırıp ikiye bölen

O karanlık adamsın tastamam.

Seni gömdüklerinde on yaşındaydım.
Yirmisindeyken ölmeye çalıştım
Ve geri dönmeye, geriye, sana dönmeye.
Yapabilir diye düşündüm kemikler bile.

Ama çıkardılar beni çuvaldan,

Ve zamkladılar parçalarımı tekrardan.
Ve anladım ne yapılması gerektiğini.
Yaptım senin bir modelini.
Ve raflarla vidalara duyduğu sevgisini

Kara giysilerde taşıyan Meinkampf bakışlı bir adam.

Ve dedim ki, yapabilirim, evet.
Yani babişko, nihayete erdim nihayet.
Kara telefon kesildi kökünden.
Kıvrıla kıvrıla geçemez artık sesler.

Birini öldürmüş olsaydım, öldürürdüm iki kişi–

Ve bir zaman boyunca kanımı içti,
Öldürürdüm sen olduğunu söyleyen vampiri.
Yedi yıl boyunca, eğer bilmek istersen.
Babişko, artık sırt üstü uzanabilirsin.

Bir kazık o şişko kara kalbine,

Ve köylüler hiç sevmedi seni.
Dans edip tepiniyorlar üzerinde.
Hep biliyorlardı sen olduğunu.
Babişko, babişko, bok herif, işim bitti seninle.

Sylvia Plath.


BURCU AŞÇI
TEMMUZ 2012
ISTANBUL.


4 Temmuz 2012 Çarşamba

Pera'da Goya Rüzgarı...





Goya...İtiraf etmem gerekirse, birkaç sene önce Goya'nın Hayaletleri adlı filmi izleyince eserlerine merak saldığım bir sanatkar...Kanımca, kendisini biraz geç keşfetmiş olmamla beraber iyi ki O'nun tablolarıyla tanışabilmişim diye de "yaşama" minnettarlık duyduğum büyük Üstat...

Francisco Goya, gravür sanatçısı bir babanın oğlu olarak İspanya'da dünyaya gelir ve o dönemlere göre uzun denebilecek bir ömür sürdürüp "zamanının tanığı" olur...Nice savaşlar, keşifler ve hükümdarlar resmi geçidi oldu Goya'nın hayatı boyunca...Ancak, eserlerinden de anlaşılacağı şekilde, İspanyol Engizisyonu sanatçıda derin izler bırakmıştır. "Goya'nın Hayaletleri" adlı film de zaten engizisyon ve din perdesi altında yaşanan ahlaksızlıklara yapılan büyük göndermeler ile doluydu. Goya'nın pek çok gravürüne bakacak olursak, din ve din adamlarına karşı bazen "inceden inceye" bazense "apaçık" dokundurmaları olduğunu görürüz.

                                                                   (Vakit Geldi)


                                                          (Bakın Ne Kadar Ciddiler)

                                                                      ( Gerçek Öldü)


                                                                         (Kötü Gece)

                                                                 ( Kaçırdılar Onu)

                                                              (Çünkü Duygusaldı)

Aydın kesimin simgesi olan Goya, döneminin evlilik ve eğitim anlayışını da eserlerinde sertçe eleştirmiştir. Özellikle, eğitim konusunda eserlerinde öğrenciyi betimlediği öge "eşek" olmuştur. Böylesi bir benzetme ile dönemin skolastik ve diktacı eğitim anlayışını eleştiren sanatkar, evlilik konusunda da alaycı bir üslup kullanmıştır. Aşk evliliğini savunan Goya, çeyiz ve mülk adına babaların kızlarını bir nevi "sattığını" düşünür ve pek çok bayanın da çarkın bu dişlisinde tek amaçlarının bir "koca" bulmak uğrına davetlerde gençliklerini geçirdiğini bizlere yansıtır.

                                                                          ( Bravo)

                                                              ( Aşk ve Ölüm) 


                                          (İlk Karşılarına Çıkana Evet Der Ellerini Uzatırlar)

Boğa Güreşine olan merakı yüzünden- ve ünlü matadorlara hayranlığını da göz önüne alırsak- sadece bu konu başlığı altında gravürleri bulunmaktadır. Açıkçası bir arenada hayvanın tekine mızrak geçirip öldürülmesi için uğraşmak bana her daim vahşi bir zihniyet ürünü olarak gelmişse de, elbette, burada ressamın sanatını icra edişine odaklanacağım. Ve tek kelime ile harika gravürler bulunuyor bu kategoride.


                              ( Meşhur Martincho Küçük Hamlelerle Banderilla'ları Boğa'ya Saplıyor)

Oğlu Xavier'den önce yedi çocuğu da ya doğar doğmaz ya da doğduktan birkaç ay içinde ölen Goya'nın çocukları savaş zamanında resmettiği tablolarında umudu görebilmek mümkün. Örneğin harabeler arasında kuş yuvası arayan çocukların olduğu tablo, yıkımın en şiddetlisi olan savaş anında bile çocukların gözünde "yaşam umudu" bizlere yansır.


                                             ( Harabelerde Kuş Yuvası Arayan Çocuklar)

Goya daha çok saray ressamı ve gravürcü olarak çalıştığı için, bu sergide yağlıboya görmeyi pek ummayın. Zira, çoğu sipariş üzerine çalışılan yağlıboyaları elbette satılan kişilerin ailelerinde bulunmaktadır. Pek çoğu da Madrid'de sergileniyor. Açıkçası ben Goya'nın çok ünlü olan Çıplak Maya adlı tablosunu görmek isterdim. Çünkü bu tablo Batı sanatında gerçek ebatta çıplak kadını resmeden ilk tablo olma özelliğini taşır. Tablo 1910 yılından beri Madrid'de Del Prado Müzesi'nde sergilenmektedir.



Goya'nın Zırvalıklar adı altındaki resimleri ise zamanında pek fazla anlaşılmamıştır fakat bir sonraki yüzyılda ortaya çıkan sürrealist akımın öncüsü olmuştur.

                                                          ( Kadınların Zırvalığı)

                                                                 ( Yoksul Zırvalık)

                                                                    (Mutlu Zırvalık)
Siz de Goya ile Zaman'ın tanıklığını yapmak isterseniz 29 Temmuz'a kadar Pera Müzesi'ni ziyaret edebilirsiniz.

                                                               (Kadın Kaçıran At)

                                                                   (Budala)

( Atasözleri ve Zırvalıklar adlı gravür kitabının kapağı)

                                                       ( Bir Kadının Yardımseverliği)

                                                       (Maya ve Yüzleri Örtülü Adamlar)
BURCU AŞÇI
TEMMUZ 2012
ISTANBUL.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Broken...



I'm walking in a time of fall
Broken seashells in the middle of Time
These are waves that accept no grieving
as my bare feet watching the heart broken stars


The choir's voices of the silence come down from the mountains
To the boom of my suffering, through the plains
As the conversations of the ivies being interrupted
This revolution will finish, in the rocks wrinkled
...
As a well-off evening rang the door of my sun,
Left me with my loneliness, left from a broken time.

BURCU AŞÇI
Translation of my poem "Kırık"

Balık'ın meşhur adresi: Koço



Balık ve meze düşkünlüğümü beni tanıyan herkes bilir...Damak zevki dediğimiz şey sonradan gelişen bir olgu olduğuna göre, bu balık sevdamın bana dedelerim ve babamdan miras kaldığı da söylenilebilir...Her haftasonu bizim balık ritüelimiz vardı. Babam genelde evde kendisi buğlama yapmayı tercih ederken, çocukluğumun nerdeyse pek çok hafta sonunu dedem ya da babaannem ile Koço'da geçirmişimdir.

Burada sizlere Koço'nun tarihçesi hakkında çok klişe bilgiler vermeyeceğim, zira pek çok siteden bu bilgiyi edinebilirsiniz. Ayrıca geçmiş dönemki yazılarımdan birinde bu eski Rum meyhanesinin başlangıcına değinmiştim: http://burcu-asci.blogspot.com/2010/11/modanin-yureginde-ayazma.html



Koço'yu pek çok restauranttan ayrı kılan elbette sadece tarihsel süreci ya da altında Rumlar için kutsal bulunan Ayazma adındaki yatırı değil...Bunca senedir hiç değişmeyen kendine has bir "ruhu" vardır Koço'nun...Gelenlerin çoğu orta yaş ve üzeri kesimdir...Onca saat alkol alınmasına rağmen, görürsünüz ki herkes adabı ile içer ve bir gün bile olay çıkmışlığı yoktur. Hafif aristokrasi kokuyor mu diye düşünmüşlüğüm oldu, inkar edemem. Lakin, öyle şahsına münhasır bir atmosferi var ki, şu herkesin kibarlık budalası olduğu ve benim hiç haz almadığım aristokrat mekanlardan oldukça farklı...

Koço'da çalışan herkes, abartmıyorum, belki yirmi küsür senedir aynı..."Yaşanmışlık" sinmiş her bir köşesine...Herkes öylesine profesyonel bir şekilde işini yapıyor ki, aksayan sipariş diye bir olgu bu restaurantta yok denecek kadar az...Çalışanların nerdeyse ellerinde büyüdüğüm için, elbette samimi olduğum söylenebilir fakat önemli bir şeyin altını çizeceğim: Mesafeli bir samimiyete sahipler ve bu bir mekanda benim en değer verdiğim özelliklerden birisidir.

Balıklar çeşit çeşit, her daim taze, meze seçenekleri sonsuz...Fakat Koço'nun ciğeri de en az balıkları kadar ünlüdür...Hele ki acılı ezmesini, kolay kolay hiç bir yerde yiyemezsiniz...Kalamarın o leziz tadını, ben en ünlü güney ya da ege sahillerinde bile alamadım...

Eşsiz bir Moda manzarasına karşı en kaliteli şarapları ya da rakınızı yudumlayabilirsiniz...

Tatlı olarak seçenekleri olmasına rağmen, pek çok müşterisi- ki ben de dahilim- "ballı muz"u tercih eder. Hem hafif hem de damakta hoş bir tat bırakır...

Fiyatları kimi kişilere pahalı gelebilir. Elbette Koço, haftada birkaç kez gidebileceğiniz bir yer değil ! Ancak ayda bir kez canınız şöyle adam akıllı balık sofrası kurdurmak isterse, hiç çekinmeden paranızı ayırın ve o yarım asırlık meşhur mekanın tadını çıkarın derim...




Geçenlerde dayımlarla, anneannemin doğum gününü kutlamak için oradaydık ve bu kareleri balık merasimi öncesi çekiverdim...

Koskoca bahçesinin yanı sıra yine aynı büyüklükte kapalı mekanı da mevcut olan Koço, son dönemde de sahildeki girişine Koço Cafe'yi açmış bulunmaktadır...

Sizler de balık ve mezenin müdavimiyseniz, Koço'ya bir gün uğramanızı tavsiye ederim. Yalnız dikkat edin, zira mezeler öyle leziz ki sofrayı onlarla donattıktan sonra çoğu kişi balık yemekten vazgeçebiliyor...



BURCU AŞÇI
TEMMUZ 2012
ISTANBUL