25 Temmuz 2012 Çarşamba

Çığlık Çığlığa Bir Kadın: Sylvia Plath


 Çığlık çığlığa susan bir kadın Sylvia...Ve yüreğindeki tüm kargaşayı, sözünün geçmediği zihninin bütün gel gitlerini başarılı bir şekilde mısralara döken kırılgan bir şair...Feministlerin 1960lardan itibaren vazgeçilmez ikonlarından biri...Yaşamına kendi eliyle son verecek kadar cesur ya da kaçak bir ışık yolcusu mu demeli?

Kanımca Sylvia'nın hayatında iz bırakacak ve depresif kimliğini oluşturacak en önemli dönüm noktası dokuz yaşındayken babasını kaybetmek olur.Ardından on altılı yaşlarında ilk intihar denemesi gerçekleşir. Ölüm ile tuhaf bir bağı, adeta yoldaşlığı vardır...

Babasının yokluğu, kimi vakit üzüntüden çok gizil bir öfkeye bürünmüştü Plath'de...Kendisini bırakıp gittiği ve gencecik yaşında kanadı kırık kaldığı için bastırdığı bir öfkeyi büyütmeye başlar  babasına karşı. "Babişko" adlı şiirinde Sylvia'nın içindeki ikilemleri ve bu hali hazırda yüreğinde kıskaçladığı öfkeyi net bir şekilde görebiliriz.

Üniversite yıllarında Edward Hughes ile tanışıp bu ozanın derinliklerine yelken açtığında, Sylvia, kendi ölümüne gidiyordu koşar adımlarla. İlk zamanlarında Hughes için yazdığı şiirde "benim sonum olacak" diye betimler aşık olduğu adamı. Edward- sanat hayatındaki adıyla Ted- Hughes, döneminin İngilteresi'nde gayet başarılı bir şair ve çocuk kitapları yazarıdır. Ya da adayı diyelim çünkü ödül alan ilk kitabını daktiloya çekip yarışmaya yollayan Sylvia'dır. Saman alevi gibi başlayan bu aşk, ani bir karar ile evliliğe yelken açar. Bir bahar ayında dünyaya gelen kızlarından sonra da bir erkek çocukları olur ve tüm fırtına bu noktada kopmaya başlar. Çünkü, ev işleri ve çocuklar arasında bölünen Sylvia, arzu ettiği gibi yazamazken, kocası gerek şiirleri gerekse masalları ile  ününe ün katmaktadır.


Kıskançtır Sylvia...Hughes'ün etrafındaki kadın hayranları her zaman onun zihnini karartan kabusları olmuştur. Belki de babasının yokluğunda boş kalan yeri Hughes ile doldurduğundan, onu kaybetme paranoyası baş göstermişti şairde. Nitekim, Hughes ve Assia'nın ilişkisine dair şöyle bir açıklaması olmuştur: "Onu beynimde ben yarattım, hayatımıza ben çağırdım."


Chalcot Square'deki evlerini Assia ve David Wevill'e kiraya vermeleri sonun başlangıcıdır Sylvia için. Nazilerden kaçan Yahudi bir ailenin eğitimli şair kızı olan ve güzelliğiyle pek çok erkeğin başını döndüren Assia ile Hughes arasında alevlenen aşk, bir nevi cehennemi olur Plath'in. Çift, 1962 yılında evlerini ayırır.
                                                                ( Assia Wewill)


Genç kızlığından beri depresyonun gel gitlerinde bir hayat süren Sylvia, çocuklarını da alarak Chalcot Square'den iki üç sokak ötede ufak bir daireye taşınır. Kaderin tuhaf örgüsü mü yoksa gelişigüzel bir rastlantı mıdır bilinmez, fakat kiraladığı evde önceden ünlü İngiliz şair William Butler Yeats yaşamış ve pek çok ünlü şiirini kaleme almıştır.

Hughes ile ayrılıklarının en olumlu yanı, zannedersem, Sylvia'nın yaratıcılığının doruk noktasına ulaşmasıdır. Bugün okuduğumuz pek çok Plath imzalı şiir 1961-63 seneleri arasında kaleme alınmıştır. Edebiyat çevresinde hızla yükselmeye başlayan Plath'in kendi içsel yolculuğunda ise büyük bir düşüş süregelmektedir. Hughes'ü unutamayan fakat geri de dönemeyen Sylvia, uyku hapları ile yaşamayı alışkanlık haline getirir. 


1963 kışı, oldukça sert ve soğuk geçer. Kapanan yollar, kesilen elektrikler, iki çocuğun bakımı, geçim derdi ve kasvetli havalar Sylvia'nın depresyonunu daha da çıkılamaz bir kabusa dönüştürür. Ne var ki, bunca zorluğa rağmen ilk kitabı olan The Bell Jar ,Ocak 1963'te yayınlanır.

Ve Şubat 1963...

Yaklaşık iki haftadır doktoru tarafından verilen anti depresanları kullanan Sylvia, neredeyse her gün doktoru  John Horder tarafından ziyaret edilmektedir. Bay Horder'ın işleri yoğun ise sabahları bir hemşireyi eve yollar ve Sylvia'yı kontrol etmesini sağlar. Tıpkı o karlı 11 Şubat sabahı gibi. Ne var ki, hemşire içeri giremez ve apartman görevlisinden yardım ister. Evin kapısı açıldığında karşılaştıkları manzara şok edicidir.

Amerikan edebiyatının en başarılı kadın şairi Plath, mutfakta başını fırının içine sokmuş bir halde bulunur. Gaz zehirlenmesinden ölmüş, daha doğrusu hayatına son vermiştir. Çocukların odasına bisküvi ve süt bıraktıktan sonra gaz kokusu onlara gitmesin diye kapılarının kenarını bantlayan Plath, henüz 30 yaşındayken, yaşam sahnesinden özgür iradesiyle ayrılmayı seçmiştir.

Ardında ise dünya edebiyatına damga vuran eserler ve sonu gelmeyen soru işaretleri bırakarak...

( Hughes'un uğruna Sylvia'yı bıraktığı Assia'dan bir kızı olmuş ancak 1969'da tıpkı Plath gibi Assia'da kendisini ve dört yaşındaki kızını gazla zehirleyerek ölümün kokusunu içine çekmiştir.)

2003 yılında başrollerini Gwyneth Paltrow ile Daniel Craig'in paylaştığı Sylvia adlı film oldukça beğeni kazanıp ses getirmesine rağmen, Plath ile Hughes'ün kızları Frieda tarafından sert bir eleştiriye maruz kalmıştır.

1963'ten beri Sylvia Plath feministlerin de vazgeçilmez ikonlarından olmuş ve kendisinden sonraki nesli, şiir ve hayata karşı duruşu ile etkilemiştir.



BABİŞKO:


Yapmazsın artık,

Yapmazsın. Bir hapşırık
Ya da soluk alış benim için cesaret işi.
Ey yoksul ve beyaz, bir ayak gibi
İçinde otuz yıl yaşadığım siyah papuç.

Babişko, seni öldürmek zorundaydım.

Sen kendin öldün, ben zaman bulamadım -
Mermer misali ağır, bir çanta dolusu Tanrı,
Tiksinç anıt, tek bir boz tırnaklı,
Bir Frisco foku kadar endamlı.

Ve hilkat garibesi Atlas’ta bir kafa

Akıtır yeşil fasulyeleri maviliklere,
Güzelim Nauset açıklarındaki sulara.
Dua ederdim kendine gelesin diye.
Ach, du.

Alman dilinde, o Lehistan şehrini

Ezerek yamyassı etti
Savaşlar, savaşlar, savaşların merdanesi.
Fakat o şehrin adı sıradandır.
Leh dostum diyor ki

Bir ya da iki düzine vardır.

Yani asla söyleyemem nereye
Koyduğunu papucunu, tohumunu,
Seninle hiç konuşamadım.
Çeneme saplandı dilim.

Dikenli tellerin tuzağına saplandı.

Ich, ich, ich, ich,
Handiyse konuşamıyordum.
Her Alman’ı sen sanıyordum.
Ve o tiksindirici lisan

Bir lokomotif misali, bir lokomotif gibi

Çufçuflayarak Dachau’ya, Auschwitz’e,
Götürüyordu beni Belsen’e, bir Yahudi misali.
Konuşmaya başladım bir Yahudi gibi.
Sanırım pekala olabilirim bir Yahudi.

Tirol’un karları, Viyana’nın berrak birası

Ne o denli saftır ne de gerçeğin aslı.
Çingene atalarımla ve tuhaf talihimle
Ve Taroc iskambil destemle ve Taroc destemle
Biraz Yahudi olabilirim.

Hep korktum senden,

Luftwaffe oluşundan, karmaşık belâgatından.
Ve o düzgün bıyığından
Ve o parlak mavi Aryan gözlerinden.
Panzer-adam, panzer-adam, Hey Sen –

Tanrı değilsin fakat bir gamalı haçsın

Öyle karasın ki bütün gökleri boğarsın.
Bir Faşist’e tapar her kadın,
İner yüze çizmesi o hayvanın,
Senin gibi hayvandır yüreği o hayvanın.

Babişko, durursun karatahtanın önünde,

Bende bulunan o resminde,
Ayağın yerine, çenen ikiye ayrıktır
Ne ki daha az şeytan sayılmazsın, hayır
Benim kıpkırmızı yüreğimi ısırıp ikiye bölen

O karanlık adamsın tastamam.

Seni gömdüklerinde on yaşındaydım.
Yirmisindeyken ölmeye çalıştım
Ve geri dönmeye, geriye, sana dönmeye.
Yapabilir diye düşündüm kemikler bile.

Ama çıkardılar beni çuvaldan,

Ve zamkladılar parçalarımı tekrardan.
Ve anladım ne yapılması gerektiğini.
Yaptım senin bir modelini.
Ve raflarla vidalara duyduğu sevgisini

Kara giysilerde taşıyan Meinkampf bakışlı bir adam.

Ve dedim ki, yapabilirim, evet.
Yani babişko, nihayete erdim nihayet.
Kara telefon kesildi kökünden.
Kıvrıla kıvrıla geçemez artık sesler.

Birini öldürmüş olsaydım, öldürürdüm iki kişi–

Ve bir zaman boyunca kanımı içti,
Öldürürdüm sen olduğunu söyleyen vampiri.
Yedi yıl boyunca, eğer bilmek istersen.
Babişko, artık sırt üstü uzanabilirsin.

Bir kazık o şişko kara kalbine,

Ve köylüler hiç sevmedi seni.
Dans edip tepiniyorlar üzerinde.
Hep biliyorlardı sen olduğunu.
Babişko, babişko, bok herif, işim bitti seninle.

Sylvia Plath.


BURCU AŞÇI
TEMMUZ 2012
ISTANBUL.


Hiç yorum yok: