20 Ekim 2013 Pazar

Ayvalık

 



Geçen sene gittiğim Ayvalık fotoğraflarına bakarken, bu konuda hiç bloga resim yüklemediğimi ve yazı yazmadığımı fark ettim.

Ayvalık, tam da hayalimde resmettiğim ve ömrümün geri kalanında yaşamak için heveslendiğim sahil kasabası kıvamında bir yer. Her ne kadar Altınoluk, Akçay ve Cunda bu konuda tercihlerim olsa da Ayvalık ve Sarımsaklı'da diğerlerinden aşağı kalmıyor.

Kökleri Bizans dönemine dek uzanan tarihi kilise kalıntısının bugün yalnız bırakılmayıp restorasyonuna başlanması beni sevindirdi. Zira, yine çok eski dönemlerden kalma bir kilise camiye dönüştürülmüş. Açıkçası, bu benim sevgi ve hoşgörü anlayışıma çok ters bir durum. Dahası, dışarıdan bakıldığında tüm mimarisi ile bir kilise olduğu avaz avaz bağırıyorken neden illa orada cami adı altında halka açık ki...

Sonra, yerel pazarını gezmiştim Ayvalık'ın. Eski Rum evleri sıralanıyordu olanca cazibesiyle...Daracık sokaklarda kurulan tezgahlarda hem köyden gelen taze meyve ve sebzeler hem de rengarenk giysiler, yelpazaler ve aklınıza gelebilecek her türlü tekstil ürünü yer almaktaydı. Ama ben en çok, pazarın ortasında eski birkaç ağacın süslediği gölgeliği ile el yapımı limonata ve şerbet yapan kıraathaneyi beğendim. Adının kıraathane olarak geçtiğine bakmayın siz, dışarıya koyduğu ahşap masalarda herkes oturup soluklanmakta, şerbet veya çayını yudumlamakta.

Sarımsaklı, buz gibi ve berrak denizi ile yazın sıcağında muhteşem bir dinlenme yeri. İster halk isterse özel plajlarında güneşlenirken hemen kyı şeridindeki cafeden biranızı veya çay/kahvenizi de söyleyebilir ve ardından da buz gibi suda serinleyebilirsiniz.

Tekne turu, her gittiğim yerde listemin başında yer alan şeylerden biridir, zira bulunduğumuz sahil haricinde pek çok koylar mevcut. Gerçi Ayvalık'ta topu topu üç- dört koy dolanıyorsunuz...Ortunç ve Kleopatra Koyları hakikaten görülesi yerler.

Gece yaşamı olarak pek fazla bir alternatife sahip değil. Esasen, Ayvalık'a ya ailece tatile çıkanlar ya da başbaşa sevgililer geldiğinden çılgınlar gibi eğlenmekten ziyade kafanızı dinleyebileceğiniz bir ttail beldesi. Sahil boyunca sıralanan cafe veya barlarda içkinizi yudumlayabilir veya canlı müzik yapan mekanlarda hem içip hem şarkı dinleyebilirsiniz.

Fakat, Cunda'ya gitmenizi mutlaka tavsiye ederim. İsterseniz eski yazılarımdan Zeytin Adası Cunda'yı şu linkten okuyabilirsiniz:
http://burcu-asci.blogspot.com/2012/10/an-olive-island-cunda-zeytin-adas-cunda.html

Bundan sonrasını fotoğraf albümüne ayırıyorum... Doğadan ve huzurlu bir dinlenceden hoşlananlar için Ayvalık bir seçenek olarak akıllarda tutulabilir.

BURCU AŞÇI
EKİM 2013
ISTANBUL.






























Bayım...





Sergüzeşt zihninizden parmak ucunda geçerken hayalim
Çıldırtıyor sizi bu suskun ahval
Öyle ki ani bir hınçla yaldızlı tenlere gidesiniz geliyor
banknot budalası bir şehvetin yarım gülümseyişine
fakat itiraf edin kendinize
yetmeyecek başka hiç bir kol, bacak ve göz
inemeyecek boğazınızda düğümlenen o alkalit mahzene
Ah bayım, aşk tutmuş sizin ellerinizden
elleriniz idrak etmese de...

Burcu Aşçı
Manifesto/ Bölüm II 
Istanbul 

1 Ekim 2013 Salı

Büyükada





Büyükada, daha vapur iskeleye yanaşmadan bile sizi etkisi altına alabilecek açıklanamaz bir güzelliğe sahip. Diğer adalarla kıyaslandığında modernite ile geçmişin doğayı da içine katarak harika bir sentezini görebilirsiniz. Örneğin, ne Kınalıada gibi fazlaca şehirleşmiş bir yapıya sahiptir ne de Sedef Adası kadar sakin ve sade bir örtüsü vardır. Tarihi dokusunu, sizin gözünüze fazla sokmadan ancak her nefeste hissettirebilecek bir büyüsü vardır adanın.
Merkezde bulunan çarşısı sizi renkli ve yerel bir dünyaya adım attırıyor. Sahil boyunca uzanan çay bahçelerinde mis gibi demli çayınız veya kahvenizi denize karşı yudumlarken, hemen iskelenin yanından dilerseniz bisiklette kiralayabiliyorsunuz. Dizi dizi bisikletlerin renk harmonisi çocukluğumuzdan kalma ılık bir esinti gibi.
Çarşının içine Saat Kulesi’ne doğru ilerlerken dondurmacıların önünün epey kalabalık oluşu dikkatinizi çekebilir. Çünkü, adaya has renkli şekerlemelerle süslü büyük külahlar tezgahları süslemektedir. 1923 yılında Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte adaya yerleştirilen Saat Kulesi ise adeta adanın simgesi halinde. Kule dediğime bakmayın, aslında çok uzun bir yapı değil, fakat önünde her daim fotoğraf çektiren insanları görmek mümkün.

İskeleden başlayarak adanın içlerine dek büyük, küçük ve özellikle de butik otellere rastlıyorsunuz. Ahşap evlerden oluşturulup tarihi dokunun bozulmadan muhafaza edildiği butik otellerin bazılarını sayarsak: Hotel Saydam Planet, Büyük Ada Otel ve The Prince Otel.
Adanın en dikkat çeken yönlerinden biri ise begonviller. Hemen hemen her sokakta, evlerin önünde sizi karşılayan ve huzur veren bu çiçekler, adanın renkli simalarından biri.

Her Nisan ve Eylül aylarında insanların toplu bir şekilde makaralar sararak veya yoldaki ağaçlara dileklerini asarak tırmandıkları Aya Yorgi Tepesi, belki de Büyükada denilince herkesin aklına gelen ilk isim. Bu tepeye tırmanabilmeniz için isterseniz faytona da binebilirsiniz ancak Kırlık Gazinosu adı verilen yere kadar sizi götürebilirler. Ondan sonraki yaklaşık on beş yirmi dakikayı yürümeniz gerekmektedir. Burası,
Meryem Ana’dan sonra Hristiyanların ikinci Hac Yolu’dur. Kimbilir belki de bu yüzden tepeye çıkarken sessiz sedasızdır insanlar. Şahsen ben adanın başlangıcından itibaren fotoğraf çekmek adına tüm yolu yürüdüm  ve sessizliğin içinde doğanın sesine kulak vererek, hakikaten de yorulduğuma değecek bir yürüyüş yapmış oldum.

Aya Yorgi tepesine çıkarken yolun sol kenarında dünyanın en büyük ve çok katlı ahşap yapısı olarak literatüre geçen Rum Yetimhanesi sizi selamlar. Maalesef, Rum nüfusun da azalması ve 1960’da yetimhanenin Heybeliada’ya nekledilmesi sonucu ,terk edilmişliğinde garip bir hüznü vardır bu devasa binanın.  Fener Rum Patrikhanesi’nin sahiplendiği yetimhanenin ileriki yıllarda bambaşka bir proje ile hayata yeniden göz kırpması bekleniliyor.
Ve en nihayetinde tepeye vardığınızda Saint George adına yapılan Aya Yorgi kilisesi eşsiz manzarası ile sizleri beklemektedir. Ylın her günü saat 16:00’a kadar kapılarını açık tutan kilise, Ortadoks başpiskoposluğun Türkiye’de kabul ettiği kilise olma özelliğini taşır. Buraya gelenler ise yarı hacı ilan edilirler. Yılda iki kere toplu bir şekilde dilek tutmak için yapılan yürüyüşte ise, unutmamanız gereken nokta; dileğiniz gerçekleştikten sonra kiliseye tekrar gelip yağ veya aldığınız objeyi geri bırakmanızdır.



Kilisenin hemen yanında ise, karşısına Sedef Adası’nı alan ve doğanın tarifsiz harmonisine dalarak oturabileceğiniz ahşap masaların hakim olduğu Yücetepe Kır Gazinosu yer alıyor. İsterseniz kış mevsiminde de gelip kapalı mekanında kahve veya sıcak şarap içebileceğiniz Gazino’nun adına aldanmayın. Zira cafe/ restaurant bileşimi muhteşem bir yer. 1978 yılında kurulan mekanda, yeşil ve mavinin tüm tonlarını seyre dalarak ruhunuza şehirden uzakta bir arınma molası verebilirsiniz. Üstelik aklınızda bulunsun, fiyatları adadaki pek çok yere göre daha uygun.
Dönüş yoluna geçerken yolun kenarından karşınıza eşek veya at çıkarsa hiç şaşırmayın. Zira, tepeden inerken eşeklerin bağlandığı ve atların da serbestçe dolaşabildikleri kırsal alanlar var.
Gecenin ışıklarında ada bir başka güzel oluyor. İskeleden ayrılan vapurla adaya son kez baktığınızda koyu bir karaltıda paralayan yıldızlar gibi sizi uğurluyor adanın tarih kokan evleri…
Ve siz şehrin kaosuna geri dönerken, asırların mevsimlerinden geçen Aya Yorgi, sessizce zamana meydan okumaya devam ediyor. Bizans, Rum ve Cumhuriyet tarihinin her bir kalıntısı ise bir gün, bir başka vapurla tekrar yanaşacağınız günü bekliyor.
BURCU AŞÇI