5 Mart 2014 Çarşamba

Prangalı Bedenler




Kapitalizm, her bireyin yaşantısını ilmek ilmek düğümlerken, en çok da kadınların üzerine oynadı. Gayet masumane duran broşürler, yerini renkli reklamlara bırakırken kozmetik, plastik cerrahi, moda sektörü ve daha binlercesi “kadın”ı özgürleştiğine inandırıp aslında gittikçe köleleştirdi.
Etrafınıza bir bakın, şöyle uzaklara da gitmeden. Kendisinden, bedeninden ve koşullarından mutlu olan kaç kadın var? Neredeyse hiç. Koşulların ekonomik boyutunu bu yazıda irdelemeyeceğim zira bambaşka bir ihtisas alanı gerektirir. Fakat, benim konum kendini sadece “bedene” hapsettiren köle kadınlar.
“Kilo mu aldım?”, “Ay hemen diyet yapalım, “Eyvah kırışıyorum”i “Gördün mü şu sanatçıyı doğum yapıp bir ayda eski haline kavuştu?” “Memelerim sarktı hemen kredi çekip estetik olayım.”

Bu ve bunun türevi binlerce endişe içeren yakınma halleri. Özellikle son elli yıldır kadını esaret altına alan ve gerek görsel medya gerekse film endüstrisiyle de desteklenen bu “paranoid” haller, etrafımızda birbirinin benzeri kadıncıklar yaratmaya başladı. Daha çok görsellik, daha çok tüketim ve asla yetinmeme üçgeni kadını kendisine hapsetti.  Tüm bunların adı ise özgürlük.  (Aslında bilhassa büyük kapitalist ABD’nin her şeyi özgürlük adı altında yaptığını düşünürsek, özgürlük kelimesinin tehlikeli bir tuzak olduğunu daha iyi idrak edebiliriz)
Kaç tane genç kız, bilinç seviyesini yükseltmenin öneminden haberdar? Ya da kaç kadın, esas çekici olanın “beynini donatmak” olduğunu bilerek yaşıyor? Gerçi, erkek egemen bu sistemin pek de donanımlı kadın yaratma niyetinde olmadığı aşikar. Ne de olsa sorgulayan, düşünen ve üreten kadınlar potansiyel bir tehdittir onların eril erklerine. Dişi dediğin, sürmesini çeksin, vücudunu geliştirsin ve seks sömürüsüne hizmet etsin. Kapitalizm, özgürlük vaad ettiği kadını, aslında eril güçlerin zevkine prangalayacağı “renkli ve balonlu” bir dünya inşa etti. Sürekli dış görünüşünü yenilemek adına durmadan tüketen bir dişil dünya.

Ve her zaman daha genci, daha zayıfı, daha dik memelisi, daha sıkı popolusu, daha seksi görüneni ve daha boyalısı üredi. Bunlar üredikçe erkeğin egosu ve hazzı arttı fakat kadın kendini mutsuz bir döngüde buluverdi. Daha dikkat çeken, daha zayıf ve daha büyüleyici olabilmek adına sağlığını da tehlikeye atarak bilimum diyetler denedi, moda sektörünün çılgın kıyafetlerine paralar döktü ve estetik merkezlerini aşındırdı. Ama eril güç, her zaman daha sıkı, daha genç ve daha çok harcayanını buldu. Kadın ise sonunda bir psikolog masasında en pahalı rimelini akıtarak hıçkırıklarla “içindeki boşluğu” anlattı.

Özgürsünüz çığlıkları arsında kadının istediği kişiyle istediği vakit sınırsızca cinsellik yaşaması buyruldu. ( Elbette kişinin bedeni kendisini ilgilendirir fakat burada yaratılan sömürü düzeninden bahsetmek amacım). Daha seksi kıyafetler, daha çılgın partiler ve daha fazla dış görünüşe odaklanma… Farkına bile varmadan, sadece eril gücün seks arzusunu istediği gibi kolayca elde etmesine maşa oldular. Ve “kolay” kadınlar “kolayca” harcanırdı onlar tarafından. “Çok iyi seks yapıyorduk, niye terk etti?” diye sızlanan kadınlara, birisi çıkıp hatırlatmalıydı seksin bir ilişkiyi götürmeye asla yetmeyeceğini.

Umutsuz Ev Kadınları, Seks and the City ve Modeler gibi kimi dizilerle genç kızlara pahalı ayakkabılar, lüks çantalar ve şuh makyajlarla donatılmaları bilinçaltına işlendi. Çünkü lüks arabalı erkekler, pahalı  takım elbiseli iş adamları ve ünlü kol saatine sahip adamlar pazarlanırken, onları elde etme yolunun ip ucu bu taşlı yoldan geçiyordu. Elbette bir bedeli vardı: Tüketim ve para.

Ama, esas bedelin ağırlığı ancak hayli vakit geçtikten sonra ortaya çıkıyordu: Ruhunu satmak.
Elbette temizlik ve bakım güzel bir şeydir.  Manikür yaptırmak  ya da hoş bir parfüm sürmek.  Kendinize bakmak   kendinize  verdiğiniz değerin de simgesidir. Ancak, hayattaki her şey sizin görünüşünüze bağlıymış gibi yaşamak ve bu uğurda milyonlar savurmak, içine düştüğünüz büyük bir illüzyondur.

Karşınızdaki kişi sizi bacak boyunuz, saç renginiz ya da bel kalınlığınız ile sevip sayacak ya da aşık olacaksa, topunuza geçmiş ola ey kadınlar ! Çünkü, gerçek sevgide sadece yürek ve benlik konuşur, vücutlar değil.

Söyleyecek sözünüz varsa, bir ortamda az çok fikir beyan edecek kadar genel kültüre sahipseniz, modernliğe rağmen kendi ilkelerinizi oluşturduysanız, zihninize yatırım yaptıysanız ve kendinizi olduğunuz gibi kabul ediyorsanız bilin ki “en çekici” sizsiniz. Çünkü, bunların yarattığı etki ve vereceği haz, bir popunun hazzından çok daha sürükleyici ve bitimsizdir. Gerçek özgürlüğü ancak bu şekilde elde edebilirsiniz.

Ve beyler, burada yazan tüm betimlemeler sizler için de geçerlidir. Ne zamanki bir kadını sahip olduğu değerler ve zekası ile değerlendirebilir/ bir et parçası olarak görmekten ya da sizi tatmin etmek adına yaratılmış vitrin mankeni gözüyle bakmaktan vazgeçersiniz, o zaman “adam” olmuş sayılırsınız.

Ancak gerçek adamlar “gerçek” kadınları hak edebilir.

Aksi halde, kapitalizmin tüketim düzleminde sahte baloncuklar savurarak prangalı kadın-cıklar ile gelişmemiş erkek egemenliğinin “çıkar” ilişkilerinde savrulup durursunuz.
Sonunda, ya pahalı rujunuzu mendille silip psikiyatr koridorunda ağlar; ya da bir bar köşesinde pahalı takım elbisenizle et pazarına göz atarak içer içer durursunuz.
Kapitalizmin esaret dünyasından, benliğin özgürleşmesine ancak kadın ile varılabilir ki sistem bunu bildiği için ilk olarak kadını boyadı.
Şimdi, “gerçek özgürlük” adına haydi maskeleri atıp zekamızı renklerle boyayalım.

Burcu Aşçı
http://www.kadin.net.tr 


2 yorum:

Gülay Berber dedi ki...

Her cümlesine katılıyorum, ağzınıza sağlık.

Burcu Aşçı dedi ki...

teşekkür ederim...