4 Eylül 2014 Perşembe

HAYAT (IMIZ) MI ?




Ara Güler’in çok sevdiğim bir cümlesi düşüverdi aklıma geçen günlerde. “ Yaşam size verilmiş boş bir film. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın.” Ve düşünmeye başladım, biz bu filmin boşluklarında ne kadar sıkışık tepişik “başkalarının” alanları ile kendimizden çalmışız.

Konu hakkında hepimizin sayfalarca söyleyeceği ya da sıralayacağı olaylar / duygu durumları vardır elbet, ancak ben bu yazımda “kırıcı olmamak adına” kendimizden yoksun düştüğümüz anlardan bahsetmek istiyorum. Esasında daha vahimi “kendimiz olamadığımız” anlar demek daha yerinde olur.

İnsan, her geçen gün ile birlikte fikirlerinde olgunlaşan, değişen, devinim gösteren bir varlık. (ya da aksini yaşıyorsanız bu noktada bir durup kendinizi sorgulamanız gerekebilir). Yirmili yaşlardaki düşünce ve ihtiyaçlarımız ile otuzlu yaşlardakiler birbirinden ne kadar farklıdır. Elbette, değişmez tarafımız olan ve ruhumuza ait dürüstlük, sadakat ya da mülayim olmak gibi karakteristik özelliklerimizi konumuzun dışında bırakıyorum. Öğrendikçe, araştırdıkça, hayatta kendi hamurunu yoğurdukça insan değişmeye ve daha çok “kendini” bulmaya başlıyor. Bir vakitler beraber kahkaha attığınız bir arkadaş, artık sizi doyuramıyor ve dahası, onunla paylaşacak hiçbir ortak paydanız kalmıyor. Her birey, yaşamda kendi ruhsal seviyesini adım adım yaşar ve geçmişte size yakın bulduğunuz herhangi biri veya bir şey, zaman ilerledikçe ve ruhsal yönden geliştikçe artık seviyenizin gerisinde kalır. İşte, hayatımızdan çaldığımız ve sorun olarak ortaya çıkan ikilem de tam bu noktada başlar.

Sırf, birilerini kırmamak adına ya da nezaketten ötürü size fazlalık gelen ilişkilere devam edersiniz. Bu bir arkadaş da olabilir, özel hayatınız ya da iş çevreniz. Enerjinizi ne kadar çok kişinin sizden çaldığının farkında mısınız? Örneğin, bir kız arkadaşınız var ve haftada birkaç gün sürekli sizinle dertleşiyor, halbuki siz onunla eskisi gibi oturup bir şeyler paylaşmaktan çok uzaksınız. Bir vakitler bulunduğunuz ruhsal seviyede kozmetik muhabbeti yapıp gülüşmek yeterli geliyorken, artık bunları çoktan aştığınızı biliyorsunuz. Yine de, karşınızdaki kişiye “ben artık seninle görüşmek istemiyorum” demek fazlaca gaddar bir cümle olarak gözüktüğünden, sürekli bahaneler üretmeye başlıyorsunuz. Bu esnada karşı tarafın sizin ruh halinizi anlayabileceğinizi düşünüyorsunuz fakat inanın kişilerin çoğu bunu idrak edemiyor. Ve ard arda sıralanan bahaneler “üzücü” görüneceğinden arkadaşınızla “nezaketen” görüşmeyi birkaç saat oturup bir şeyler içmeyi ve konuşmayı tercih ediyorsunuz. Hani içinize fenalık çöktüğü ve enerjinizin düştüğü anlar… Dahası, sosyal internet ortamından bile birini çıkarırken on kere düşünüyorsunuz, acaba çok mu ayıp olur diye… Tüm bunların tek bir kişide yarattığı karın ağrısı bile fazla iken, bunu hayatınızın pek çok alanında bir çok kişiye karşı yaşadığınızı düşünsenize…

Arkadaşlık ve iş çevresi ilişkileri de tıpkı evlilik gibi bir durum ve kimi vakit artık yürütemediğiniz noktada “boşanmanız” gerekir. Karşınızdaki bireyin bunu olgunlukla kabul edip etmeyeceği, sizin değil o kişinin sorunudur. Belki de kabaca kesip atmak yerine, yukarıdaki örnek yazımı anlatır veya yollarsanız, sizi daha iyi anlayacaklardır. Tıpkı bir evlilikteki gibi, biten duygular ve farklı ruhsal seviyelerde bir arkadaşlık/iş ilişkisini devam ettirmeye çalışırsanız, bu sizin enerjinizi gittikçe düşürecek ve boş yere hayatınızda fazladan strese yol açacaksınız. Şu da var ki, kimse birbirine düşman olmak zorunda değil. Ölümcül bir vaziyette ya da acil bir olayda elbette birbirinizin yardımına koşabilirsiniz.

Vurgulamak istediğim noktalardan biri de şu ki, bu yazıda farkındaysanız “dost” kelimesini kullanmadım. Zira, kişinin hayatında belli başlı birkaç dostu vardır ve bu tarz duygular o dostluğun yakınından bile geçemez. Benim altını çizmek istediğim, etrafımızı “arkadaş” adı altında ne kadar çok “tanıdık” ile fazladan doldurduğumuz ve bunu yaptığımız yetmiyormuş gibi kendimizi bu kişilere karşı da mesul hissetmemiz. Bizim enerjimizden çaldıkları her an, aslında hayatımızın film karelerini de hiç de istemediğimiz nezaketler ile dolduruyor oluşumuz.

Nuh Tufanı hikayesinin en sevdiğim yönü, ruhsal anlamda seviye atladığınızda, eski seviyenizdeki herkesin ve her şeyin sular altında kalışı gerçeğidir. Bu sebeple, yaşamda kendi ruhsal yolculuğunuzu yaşarken, bırakın bazı şeyler su altında kalsın ve siz yolunuza bakın. Hayır diyebilmek kendi ilkeleriniz ile özdeşleştiğinde inanın kendinize daha çok saygı duymanıza neden olacaktır. Ve hayat filminizi dilediğinizce, kendinize yakıştırdığınız kareler ile yaşayabilirsiniz.

BURCU AŞÇI
EYLÜL 2014
ISTANBUL