28 Aralık 2016 Çarşamba

Kuşlarla Kendine Doğru Bir Yolculuk



Kuş Kadın, genç Macar yazarlardan Finy Petra'nın okuduğum ilk kitabı idi ve diyebilirim ki, son zamanlarda bu denli etkileyici bir kitap okumamıştım. 

İntihar eden annesinin izini süren bir genç kadın... Öfke ve özlem karmaşası duygularla, annesinin geçmişine yolculuk yaparken, aslında kendinden ne denli uzağa düşmüş olduğunu anlıyor.

Ortalama bir yaşamın toplumca kabul gören standartlarında günlerini tüketirken, şehrin içindeki sese ters düştüğünü anlar. Annesinin çocukluğu ve ilk gençlik yıllarını dinlerken, fark eder ki doğa onu çağırıyor. Çünkü, içinde vahşi, gem vurulmayan ve özgür bir yan var-senelerce bastırdığı. Anlıyor ki o inkar ettiği kişi annesi değil, kendi benliği...

Kuşbilimci olan annesinin yürüdüğü yolları arşınlayıp, onu tanıyan yakınlarıyla sohbet ederken, tıpkı annesi gibi kuşların öncülüğünde azar azar tabiatın nefesine karışıyor. Gerçek benliğiyle birlikte gerçek sebgiyi de keşfettiği bu süreçte annesini affedip imgesiyle ve hayalleriyle barışıyor.

Kitapta sadece anne kız ilişkisi değil, çok daha derin psikolojik ve toplumsal gerçekler yer alıyor. Hepimiz, anne ve babamızın psikolojisinden etkilenip ona göre kendi bilinçaltımızı oluşturmuyor muyuz? O bilinçaltı ki, bizlerin yaşamının geri kalanında büyük rol oynuyor. Ve aynı şekilde, gelişen hatta gelişemeyip yerleşen kalıplarımızla bizler de kendi çocuklarımızın yaşamlarına iyi veya kötü izler bırakmıyor muyuz, daima bir sonraki nesle yadigar kalan ?

Bir ebeveyni veya başkasını yargılamak, aslında eninde sonunda kendimizi yargılamaya da varmaz mı? Herkesin koşul ve seçimleri farklıysa, bunun neticesinde suçlu dediğimiz kim ya da var mı öyle birisi ? Bir başka açıdan bakarsak da herşeyi koşullara mal edip sorumlulupu dışsal etkilere yüklemek ne kadar doğru olabilir? Ebeveynler kan bağı var diye sevilmek zorunda mıdır ya da aynı şekilde onlar bizi sevmek zorunda mı? Dahası, sevgi demişken, herkesin sevgi anlayışı ile sevme tarzı bir diğerinden o denli farklı ki...

Finy Petra, Macaristan doğasının içinde sizi kendi doğanıza doğru bir yolculuğa davet ediyor...Bence, yaşama kısa bir mola verip bu ruhsal gezintide dolanın derim.

BURCU A. GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 




27 Aralık 2016 Salı

Sürgün ve Hüzün



Alice Taşcıyan'ın annesinin günlüklerini derlediği '' Bağrıma Taş Bastım'' adlı kitap, okurken sizleri yoracak ve ağlatacak. Hatta çabuk okumakla övünen benim gibi bir kitap kurdu bile, günlerce ilk yirmi sayfadan öteye gidemedi çünkü yaşananları ve o sahneleri sindirmem oldukça güç oldu.
Varvar'ın Fransa'da tuttuğu gerçek günlüklerinin değiştirilmeden aktarılmasıyla ortaya çıkan bu kitapta, gerek bir tarihe tanıklık edecek gerekse yaşamda zor koşullarda bile mücadele etmekten vazgeçmemeyi öğreneceksiniz.

Varvar, Anadolu'da Sebaste ( Sivas) yakınlarında ki Ulaş adlı köyde dünyaya gelen minik bir kızdır. Bu köyün tarihi adı ise Küçük Ermenistan'dır.

Köyünde geçirdiği mutlu dolu çocukluk yıllarını anlatarak başladığı sayfalar, bir anda tarihin en trajik ve acı dolu ağıtına dönüşür. Önce babası katledilir, ardından kadınlar kafile olarak sürgün yoluna çıkarılır. Yaşı on beşten büyük olan Ermeni çocukları ayıklanırken kadınlar kazılan çukurlara anlam veremez. Nihayetinde, evlatlarının vurularak mezarları yerine geçecek olan o çukurlara dolduruluşlarını izleyen anaların feryadını yırtar gökyüzünü... Ben diyorum ki bu topraklarda öyle ah'lar var ki bir türlü düzlüğe çıkamama nedenlerindendir.

Varvar'ın Fransa'da tuttuğu gerçek günlüklerinin değiştirilmeden aktarılmasıyla ortaya çıkan bu kitapta, gerek bir tarihe tanıklık edecek gerekse yaşamda zor koşullarda bile mücadele etmekten vazgeçmemeyi öğreneceksiniz.

Yetimhanede kendisine verilen sade bir yatak, bitlenilmesin diye kesilen kısacık saçlarının üzüntüsünü dağıtır. Düşünsenize, tek bir sade yatak, bir insan için dünyanın en değerli hazinesi oluverir.

Oradan Yunan adaları, derken Fransa'ya yol alan sürgünlüğünde beş yaşındaki Varvar on yedilerinde genç kız olur. Katledilen ve kaybolan ailesinden ablası kurduğu yeni ailesi ve bebekleriyle oradadır. Alfortville denilen semt, Fransa'da bugün bile Armenville olarak anılmaktadır. Çünkü pek çok sürgün yolundaki ya da kılıç artığı diye tabir edilen Ermeni orada kendilerine bir banliyö kurup hayata tutunmaya başlamıştır. Ve ilk yaptıkları sokaklarına çiçek isimleri vermek olur. Zambak Sokağı ve Menekşe Sokağı gibi isimler bile savaşla uzaktan bile alakası olmayan bu üretken ve zanaatkar halkı betimlemeye yetiyor bence. 

Hayata tutunmak demişken, öyle zor şartlarda, karın tokluğuna günde on sekiz saate varan çalışma koşullarıyla, bir insanın dayanabileceğinden pek fazlasına göğüs geriyorlar. Ablası evlerinin bir odasını kiraya verir ve Asadur orada karşısına çıkar. Fark ederler ki aynı yetimhanede bir duvar tarafından ayrılan ayrı bölümlerde ilk gençliklerini geçirmişlerdir. Ablasının da aralarını bulmasıyla bu iki yetim Ermeni, evlenerek kendi yuvalarını kurarlar. Ha bu arada yuva dediysem, ablalarının evindeki bir yatak ve bir masanın sığdığı odadan bahsediyorum. Gazla çalışan minicik bir de ocakları var, üzerinde fasulye ya da bakliyat pişirdikleri. Düşündüm de bizler modern dünyanın arsızları olarak hep daha fazlasını isterken ve elimizdekiler ile yetinmeyip saçma mutsuzluklar yaşarken veyahut sistemin bize dayatması olan hayatlara özenip kendimizi yetersiz hissederken, onlar için minik bir oda yuva olabiliyor ve sonrasında da başka bir banliyöde birinci kat bir eve- rutubetsiz olduğu için- taşınarak sevinç içinde yaşayabiliyorlar. Hiç bir lüksleri yok, Asadur Citroen  fabrikasında püskürtmeli makineyle araba cilalıyor sağlığı için hayli tehlikeli bu işi yapıyor uzun süre, Varvar ise bir Yahudi'den terzilik öğreniyor. En nihayetinde Asadur hasta oluyor ( zaten o tehlikeli işlerde de hep Ermenileri ya da göçmenleri çalıştırıyorlar) ve midesinin yarısını alıyorlar. Altı ay kadar çalışamıyor ama evde boş durmayıp karısından terzilik öğreniyor.

Bu arada ilk bebeklerini birkaç aylıkken kaybediyorlar ve şu cümleleri hayli dokunaklı : '' Gömebildiğimiz ilk aile bireyimizdi.''

Ardından üç bebeği daha oluyor, iki erkek ve bir kız...1939'da patlak veren ikinci dünya savaşı, Nazilerin katledilmesi onlar için daha da korkutucu oluyor zira geçmişin tekerrürünü yaşayacakları tedirginliği ile yılları geçiriyorlar.

Daha da yazardım ancak kitabın neredeyse her sayfası altı çizimlik olduğundan gerisini siz okuyucuya bırakıyorum.

Varvar'ın bizlere hayat dersi olacak ve oturup düşünmemizi sağlayacak pek çok satırı var.

Örneğin şuna bir bakın. '' Çalışmayı bırakmıştım, çocuklarımı parka götürüyordum. Çok fakirdik ama mutluydum.  Mutluluğun bu yaşadığım olduğuna inanıyordum ve bana verdikleri için Tanrı'ya şükrediyordum.''

Bağrıma Taş Bastım, sadece bir halkın öyküsü değil, bir hayatta kalma kitabı... Sürgün ile hüznün yaşam boyu içiçe geçtiği bir gençlikten bir yaşam yaratma mücadelesi...Değerlerimize sahip çıkmayı, küçük şeylerle mutlu olmayı ve şükretmeyi hatırlatan yaşamın acısının içinde mutlu anları yakalamanın bize bağlı olduğunu anımsatan bir başucu romanı. 

Varvar... Ermenice'de Işıldayan demek... Umarım gittiğin yerde sevdiklerinle huzurlu bir şekilde ışıldıyorsundur...

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 

26 Aralık 2016 Pazartesi

Merry Christmas

Yılın en sevdiğim ayı, çocukluğumdan beri Aralık ayıdır. Hem doğumgünüm, hem noel ve yılbaşı telaşı hem de hediyeleşmenin heyecanlı bekleyişi...

Benim yetiştiğim aile ve okulda insanları din ve ırklarına göre ayırmak ayıptı. Biz ortaokul ve lisede Ermeni ve Yahudi arkadaşlarımızla beraber okuduk ve hiç bir zaman aramızda dini bir nedenden ötürü sorun çıkmadı. Düşünüyorum da ne güzel bir nesilmişiz. Birbirine gerçekten dost olabilen, karşısındakinin nereli olduğuyla değil fakat beyni ve kalbi ile ilgilenen son duygusal nesildik sanırım.

Bizler, kolejdeyken hem Fısıh Bayramını kutlar hem Noel'e katılır hem de Şeker Bayramı'nda bir arada olurduk. Kimseler sizi kalkıp da neden Noel kutlamasına gittin diye suçlamazdı.

Komşularımız Ermeni ve Rumdu. Ama bunun bile seneler sonra farkına vardık. Misal, dedemlerin alt kat komşusu Can amca vardı, vefat ettiğin gün acile o zamanlar nişanlı olduğum eşimle biz kaldırdık ve vefat haberinde eşi Aynur teyzenin yanında biz vardık. Düşünebiliyor musunuz, ben o gün Can amcanın Rum olduğunu öğrendim. Ne güzel komşuluklar yaşadık biz, şimdi bakıyorum da herkes faşişt bir rüzgara kapılıp birbirinin kimliğiyle ilgilenir olmuş. İnsanlığın o güzel renklerini kaybetmeye başlamış memleketim...

Eşim Ermeni ve dini bayramlarda benim ailemin bayramını kutlar, yemeğe katılır. Noel ve Paskalya'da da benim ailem daima onu arayıp tebrik eder. Biz, dedemden bu sevgi yaklaşımıyla yetiştiğimiz için, annem ve anneannemin tutumu da aynı doğrultuda. Üstelik, Ermeniler'in aileye, evine ve kadınına olan düşkünlüğü, hafitften tutucu yanlarının olmasına karşın eğitim ve dünyaya bakışlarında modern düşünmeleri takdire şayan yanlarından- benim de en büyük şansım diyebilirim. 

Esasen eşimin kilisesi Noel'i 6 Ocak'ta kutluyor ancak biz dünyada yaygın olarak kutlanılan 24 Aralık gecesinde de Moda'daki kilisemize gidiyoruz ve çok sevgili pastörümüz Turgay Üçal'ın önderliğinde harika bir kutlama gerçekleştiriyoruz. 



Bu sene, Turgay Bey sanırım bir ilk gerçekleştirdi. Seremoniye başlamadan önce, gerçek yurtseverler ve Mustafa Kemal anısına bir dakikalık saygı duruşuna davet etti cemaati...

Ardından Işık Seremonisi ile dualarımız ruhumuzdan yükseldi.




Işık, bireyin içindeki yaşam enerjisi, Tanrı ile olan bağıdır. Bu bağlamda, negatif insanların ve olayların sizlerin ışığınızı çalmasına izin vermeyin. Ve unutmayın ki aydınlık daima karanlığı yenecektir çünkü her şafak ile karanlık yırtılırken ışık dünyaya dolup hayat verir.

Beğenin veya beğenmeyin yine de herkese Mutlu Noeller diliyorum :)

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 

                                      Can dostum Aylin ile değişmez Noel fotoğrafımız 






Kedi Anaları / Cat Moms

Geçen Cumartesi, kedisever analar olarak ilk buluşmamızı gerçekleştirdik. Nükhet'in buluşma fikrini ortaya atıp ardından efkara düşmesiyle, benim bir anda olaya dahil olup organizasyonu ele almam aynı güne denk gelir :)


Harıl harıl sokak arşınlayıp neresi bize uygundur diye düşünürken, döndüm dolandım dost mekana geldim tilki misali...Başar'ın Bar'bar İnanna adlı cafe pub'ında karar kıldıktan sonra 17 Aralık saat 15:00'i beklemeye geldi sıra. Resmen günler geçmek bilmedi zira bizler on beş gün önceden buluşma kararını almıştık. 

Evvela on beş kişi olan sayımız- her organizasyonda olacağı gibi- kimi aksaklık ve iptaller ile neredeyse yediye inmişti. Neyse ki son dakika golleri olarak uzuun yolları hastalığına rağmen tepip gelen cici analar oldu da bizler on bir kişi ile keyifli bir organizasyon geçirdik. Bira şişeleri şıngırdarken, kahkahalar eşliğinde patates kızartmalar mideye indirildi. 


Kedi sohbeti mi? Yok ayol, bakmayın adımızın kedi anaları oluşuna, bizler öyle yakın arkadaş olduk ki, ( aman kedoşlarımız duymasın) muhabbet kedi hariç heriey oluverdi. Hayat mücadelesinden tut gündemin siyasi olaylarına, kadın-erkek ilişkilerinden kariyer debelenmesine dek her alanda sohbetimiz oldu. Öyle ki, bir noktadan sonra ( e tabi biralardan da sonrası) birbirimize çocukluğumuzu, incinmişlik ve sevinçlerimizi anlatırken buluverdik kendimizi.




Çoğu anacık yollara düşmüşken, en sona ben, Nükhet, Meltem ve Ümran kalıverdik. Esas kahkaha tufanı o noktada koptu zira samimiyet sağlam zemindeydi artık :)


Gecenin finalini ise eşim Misak'ın karşı cafe'den bize katılıp, Ümran ile Meltem'i yolcu ederek Nükhet ile bizi Okkalı Kahve'ye götürmesi ile yaptık. Dibek, Adana Gar ve Kervansaray kahvelerimizi yudumlarken dedikodu ve sohbetin dibine vurduk. He bu arada ellerimizde telefon Nünü ile kedi anaları grubumuza yazmayı da ihmal etmiyorduk tabi :)


Şu hayatta '' iyi ki tanımışım'' dediğim nadir kadınlar ile dolu bu güzel grubumuz. En önemlisi ise sıfatların, siyasi görüşlerin, ırkın, dinin ve dilin ötesinde rengarenk bir uyum yakalamamız. Hani o çok özlediğimiz sosyalist dünyanın en minyatür hali işte burada, kedi analarında vuku buluyor. Bence, çok da güzel oluyor.

NOT: Bu arada, biz Kasım 15'te Rana önderliğinde yılbaşı çekilişi gerçekleştirmiştik. Ben, Pelin'e hediyesini yollamıştım. Benim hediyem de geçen hafta geldi hatta hemen kahve keyfimi de yaptım :)Gülüm arkadaşaımız hedefi onikiden vurmuş benim gibi kahsevere:) Tabi ki fincanlarım kedili çünkü çekiliş koşulumuz hediyelerin kedili olmasıydı. Mırnavlı mutlu bir yılda sevinç kahveleri yudumlamak kısmet olsun :)




BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 

19 Aralık 2016 Pazartesi

Işık ol Beki...



İşten çıkmış eve doğru yürürken, aklımdan geçiverdi Beki İkala... Sımsıcak gülümseyişi ve beş sene önceki sohbetimiz düşüverdi aklıma. '' Ben bu akşam bir mail atayım, hem yeni bir röportaj daha yapmış oluruz '' diye geçirdim içimden. Zaten son on beş gündür kul tüyleri bulup bulup duruyorum yollarımda...

Böylesi iyi ve güzel enerjiler içinde onu anıyorken, meğersem Beki son nefesini veriyormuş. Hunharca bir saldırı...Ve üö adet zalim kurşun delip geçmiş melekler kraliçesini...

Tam da mutluluk içinde seni düşünüyordum o anda Beki...Umarım hissetmişsindir o azalan nabzın uçarken...Dilerim, kahpe kurşun acısını değil de iyilik ve minnettarlık dolu enerjimi ruhun duyumsayarak gitmiştir bu meçhul dünya hanesinden...

Ve melekler yoldaşın olmuştur eminim, kanatsız ama hür, Işık'a göç ederken...

Not: Burada Beki ile yaptığım ve son beş senedir en çok okunanlar arasında yer alan röportajım yer alıyor. İlgilenenler göz atabilirler...

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 

Exhibition/ Sergi: Siluetler









Barış Manço Kültür Merkezi'nde bu ay Selda Çapraz'ın Siluetler adlı sergisini gezdim. 

Aslen mimar olan Çapraz'ın üçüncü kişisel sergisiymiş.

Mavi tonlarının hakim olduğu Istanbul tablolarında, Çapraz'ın mimarlık etkileri de göze çarpıyor. Geçmiş ve şimdinin içiçe geçtiği yeditepenin kültürel harmanını başarıyla tuvale dökmüş ressam. 



Kaotik bir şehrin grisine inat, düşlerimizin rengi maviye boyadığı siluetler ile bize umudu aşılıyor, belki de fark ettirmeden. 



Ressamın tabloları görülmeye değer. Yorgun bir şehrin koşturmacasında, yarım saatliğine nefes alabileceğiniz ve Istanbul'a başka bir gözle bakabileceğiniz zaman dilimi sizi bekliyor.



BMKM'de 23 Aralık!a kadar kalacak olan sergiye, yolunuz düşerse, gitmenizi tavsiye ederim.

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL

14 Aralık 2016 Çarşamba

Ç'alınamayan Gülüş



Gülüşümüzü ç'aldılar...

Kahkaha atmaya utanır olduk...

Bir yıl içinde yirmiye yakın hatta daha fazla bombalama olayı ve ucuz ölümler...Adını 'şehitlik' sıfatıyla ne denli yüceltip kamufle etmeye çalışsalarda, gerçek'in üzeri cenaze toprağı atmakla örtülmüyor. 

Ucuz bir hayat'ın pisi pisine ölümleri bunlar...

Zira, bir insan yaşamının bir banknot kadar değerinin olmadığı, bir gencin nefesinin kodamanların hırsından kat be kat düşük ehemmiyette olduğu kurumuş bir coğrafya burası...

Seçilmişlerin hücreye yollandığı, fikrini belirtmenin teröristlik ile itham edildiği, kodeslerin yazar ve akademisyenlerle dolu olduğu bir Orta Doğu cehennemindeyiz...Zebaniler ise ateş söndüğü anda üşüyeceklerinden olsa gerek, sürekli körüklüyorlar alevleri...

Ama en büyük suçlular ise, kendilerine ütopik bir masal dünyası yaratıp, o imgesel dünyanın pervazlarından klişe lanetlemeler ve aksiyonsuz sloganlar atarak günlük vicdanlarını rahatlatıp, birkaç saat sonrasında masalları içinde gerçek gibi duran sahte sevinçlerine gömülenler...Bugünün en büyük mimarı sizsiniz, pembe hayalleriniz ile farkına varmadan o zebanilerin çatallarını siz keskinleştirdiniz !

Rahat'ınızı terk edebilmek öylesine zor geldi ki boykot fikri bile uçucuydu sizin için, kullandığınız pahalı parfümler bile daha kalıcıydı bileklerinizde. 

En acıklısı ise, sesini yükseltenlere, hukuki hakkı olan eylemleriyle sorunları gözünüze sokmak isteyenlere de -bırakındestek vermeyi- cüzamlılardan kaçar gibi yaklaşımlarınızdı. Korku, hücrelerinize işlemekle kalmamış hücrelerinizin ta kendisi olmuştu. Ve korkunuzla yüzleşmektense, kendinizi evlerinizin konforunda, bankadaki paranızın sıcaklığında, her daim çantada hazır duran pasaportun koruculuğunda sahte bir dünyaya hapsettiniz. Dışarıda bir avuç cesur yürek haykırırken ve yürürken zebaniler dumanlarıyla üzerine, sizler yediniz, içtiniz, seviştiniz, ürediniz, gülümseyişli fotopraflarda makyajlı suratlarınızı ya da son model arabanızı ifşa ettiniz. 

O bombaların pek çoğunda sizlerin parmağı var ve lanet edip kınadığınız her şiddet eyleminde mesuliyetiniz duruyor...Siz ne denli bundan kaçınsanız da...

Yine de...

İnadına gülümsüyoruz bizler, zira bizim gülüşümüz sizin neonlarla bezenmiş vitrin kahkakanızla aynı mayaya sahip değil.

Gülümsüyoruz, çünkü bir devrimcinin ilk işidir umuda yoldaş olup yarınlara gülümsemek...

Gülüşümüzü her ç'aldıklarında biz aydınlığa inandık, hani o her karanlığın sonu olan...

Gül sen de Berkay...Ey temiz yüzlü...Gittiğin yerden...

BURCU AŞÇI GÖZOĞLU
ARALIK 2016
ISTANBUL 

13 Aralık 2016 Salı

Evimizin Neşeleri: Pıtır ve Çıtır

Nisan sonuna doğruydu. Eşim sürekli eve kedi almaktan bahsederdi ben de itiraz ederdim. Yok, yanlış anlaşılmasın, hayvanları çok seviyorum hatta o kadar çok sevip bağlanıyorum ki bu yüzden eve almak istemedim. Çünkü on dokuz yaşında ölen köpeğim Lucky'den sonra, bir daha eve hayvan alıp bağlanmak ve o mesuliyete dahil olmak istemedim. ( yoksa, çantamda kedi mamasıyla dolaşıp sokaklardaki minikleri elimden geldiğince beslemeye çalışırım).
                                                                      ŞAZİYE  Lucky öldükten bir hafta sonra annemin dükkanının önüne gelen Şaziye, mahallenin doğum yapıp kısırlaştırılan ve fıtığı olan bir kedisiydi. Birkaç ay dükkanda bakıldıktan sonra, Aralık ayının dondurucu soğuğunda anneannemin evine girdi ve halen orda mutlu mesut yaşamakta. İlk kedi deneyimimiz Şaziye idi ve köpeğe kıyasla kedinin bakımı çok daha kolay. En azından yeterli mama ve su koyunca birkaç günlüğüne bir yerlere kaçabiliyorsunuz. Zira mekanına daha çok düşkün kedi milleti.
PITIR VE ÇITIR

Eşim de benim gibi hayvansever ve ilk satırlarda yazdığım gibi sürekli kedi istiyorduç Kabataş'a geçerken doğum yapan anne ve yavrularını görmüş, bana anlatmıştı. Hatta bir yavruyu birisi gelip sahiplenmiş bile. 24 Nisan Pazar günü, dolaşmaya çıkmışken Kabataş'a da uğradık. " Gel sana minikleri göstereyim" diyen eşimle soluğu motor iskelesinin orada aldık. Ve yarım saat sonra- annemle de gerçekleşen telefon konuşması sonucu- iki kedi sahibiydik.  Aslında eşim pofuduk olan yavruyu hep anlatıyordu ancak diğer kardeşi de sürekli oyun oynamak istiyordu bununla ve annem ikimizin de tüm gün çalışıp evde olmayacağını dile getirerek iki kardeşi birden almamızı söyledi.



O akşam koynumda hatta boynumda uyudular ki bu durum yaklaşık bir hafta devam etti. Annelerinin kokusu ve sıcaklığını bende bulmuş olmalılar ki aylarca daima benimle uyudular. Gerçi dokuz aylık olmalarına rağmen, şimdi de ara ara benimle uyuyorlar fakat iki haspam kucağıma sığmıyor tabi ki :)
PITIR&ÇITIR

Çocukluğumdan beri oyuncak hayvanıma Pıtır ismini koyardım dolayısıyla pofuduk olan kızımızın adı Pıtır oldu. Diğer kız kardeşinin adı da nuna uygun olarak Çıtır oldu :)

Geldiklerinin ertesi günü veterinerdeydik ve Teoman Bey yaklaşık 45 günlük olduklarını belirtti. Bu durumda mart doğumlular, hatta ortası gibi. Biz de 15 mart deyiverdik ve iki kızımız tipik balık burcu kılıklılar olarak trip atıp küsmede ve duygusallıkta başarılılar :) yay ve kova olarak bizlerin de hiç çekemeyeceği şeyler olsa da onların yaptığı herşey harika görünüyor gözümüze :)

BABA KUCAĞINDA ÇITIR



O akşam koynumda hatta boynumda uyudular ki bu durum yaklaşık bir hafta devam etti. Annelerinin kokusu ve sıcaklığını bende bulmuş olmalılar ki aylarca daima benimle uyudular. Gerçi dokuz aylık olmalarına rağmen, şimdi de ara ara benimle uyuyorlar fakat iki haspam kucağıma sığmıyor tabi ki :)

Çocukluğumdan beri oyuncak hayvanıma Pıtır ismini koyardım dolayısıyla pofuduk olan kızımızın adı Pıtır oldu. Diğer kız kardeşinin adı da nuna uygun olarak Çıtır oldu :)
PITIR VE YILBAŞI AĞACI

Geldiklerinin ertesi günü veterinerdeydik ve Teoman Bey yaklaşık 45 günlük olduklarını belirtti. Bu durumda mart doğumlular, hatta ortası gibi. Biz de 15 mart deyiverdik ve iki kızımız tipik balık burcu kılıklılar olarak trip atıp küsmede ve duygusallıkta başarılılar :) yay ve kova olarak bizlerin de hiç çekemeyeceği şeyler olsa da onların yaptığı herşey harika görünüyor gözümüze :)

Bu sene ilk kez yılbaşı ağacı ve kedi nasıl olur diye düşünmeye başladık. Hele ki avcı ruhlu Çıtır rahat durmaz diyorduk. Cumartesi günü minik yılbaşı ağacımızı kurduk ve bizimkiler sırayla birkaç kere patileriyle devirdikten sonra " bu ne be " dercesine bir daha ilgilenmediler. Misak'ın koyduğu yerde süsleriyle duruyor ağacımız :)

Kedi Anası adlı bir gruba dostum Rana tarafından üye olduktan sonra hayat çok daha keyifli oldu benim için. Zira, memleketçe yaşadığımız onca rezil ve kara günlerde kedilerimiz bizim yegane neşe kaynağımız. Pek çok cici bayanla tanıştım orada ve kedilerden tutun da hayatın içindeki dert ve sevinçlerimize kadar pek çok şey paylaşıyoruz. Paylaştıkça da rahatlıyor huzur doluyor insan. 

Dünya dönüyorsa, böyle iyi yürekli insanların hatırına dönüyor.

Ve Tanrı güneşi doğduruyorsa, bence insanlardan ziyade, esas yaratılışın saf halinde kalan hayvanlar için doğduruyor.

Burcu Aşçı Gözoğlu
Aralık 2016
Istanbul