21 Mayıs 2017 Pazar

Anadolu'nun Gerçeği: Gavur Mahallesi



Ermeni edebiyatı'nın en güçlü kalemlerinden biri olan Mıgırdiç Margosyan, 23 Aralık 1938'de Diyarbakır'da doğduğu Hançepek Mahallesi'ni yani Gavur Mahallesi'ni anlattığı bu kitabıyla 1988 Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü'nü ( Fransa) kazanır.

Kitapta, yazarın çucukluğunun geçtiği, Türk, Kürt, Rum ve Ermeni halkının beraberce yaşadığı Gavur Mahallesi'ni adeta bir film izler gibi seyre dalıyorsunuz. Karakterler öyle canlı ve anlatım o kadar yalın ve akıcı ki, elinizden bırakamadığınız bir kitap oluveriyor. Adeta o mahalleye gidiyor, Kure Mama'yla kağıt oynuyor, demirci Haço'nun atölyesinde geziniyor ve Papaz  Arsen'in Gelincik sigarasıyla içeceği kahvesini hazırlıyorsunuz. 

Yeri geliyor gülmekten yorulup yeri geliyor hüzünlenip gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz.
Ayrıca, sayfaları çevirdikçe tarihsel bir gerçeğin de farkına varıyorsunuz: Bu topraklarda '' siyasiler ortalığı karıştırmadıkça '' insanlar gayet de kardeşçe yaşayabiliyorlarmış. 

Kitap, aynı zamanda Doğu kültürünü de algılayabilmek adına belgemsi bir kaynak oluveriyor. Bilhassa, doğuda kadın ve çocuk olmak.

Örneğin, Margosyan'ın anlatımıyla, yılda bir veya iki yılda bir doğum yapmadıkça, karnını en az sekiz on kez şişirmedikçe bir kadın, kadınım diye ortalığa çıkmasınmış. Hele ki bir erkek evlat verememişse...

Bu konuya kitapta epeyce bir değiniyor yazarımız. Ağavni ( Ermenice'de Güvercin) adlı öyküde, altı çocuğu da kız olan Kejo'nun insanlar tarafından alaya alınması ve karııs Haçhatun'un diğer kadınlar tarafından dualarla ritüellerle tekrardan gebe kalmaya teşvik edilmesi, bu sefer kesin erkek olacağına inanılması ancak yedinci çocuğun da kız doğması üzerine Kejo'nun kızına Ağavni ismini koyup artık çocuk işinin burada bittiğini söylemesi anlatılır. Kejo'nun başına gelen öyle utanç verici bir şeymiş ki, yeni evliler için edilen dualarda şöuyle el açarmış yaşlılar: '' Yüce Tanrım sana yalvarırız, bu yatak Kejo'nunkine benzemesin ! ''

İçiçe geçmiş örf ve adetler, aynı evde hem Ermenice hem Kürtçe hem de Türkçe konuşulması, fakirliğin içinde mutluluğu yaşayanların, elindeki minicik bir şeyin değerini bilenlerin ve kurulan hayallerin, acıların ve sevincin hikayesi bunlar...

Biraz memleket tarihi biraz da gerçekçi bir kitap arıyorsanız, size Margosyan'ın Gavur Mahallesi'ni tavsiye ederim. Elinizden bırakamayacak ve sonrasında da düşünmeye başlayacaksınız. Hepimiz aslında biriz...

Burcu A. Gözoğlu
Mayıs 2017
Istanbul 


17 Mayıs 2017 Çarşamba

Proti Island / Kınalıada



 Eski adıyla Proti veya Akoni adası olarak bilinen Kınalıada, Istanbul'a en yakın adadır. Vapura bindikten kırk dakika sonra limanına ayak bastığınız Kınalıada, diğerlerine nazaran daha ufak ancak daha şehirimsi bir görüntüdedir.

Ermenilerin yoğun yaşadığı bir adadır.Kocamın iki halasının da yazlığı burada bulunmakta. Hatta, eşim vapurdan iner inmez demişti '' hah şimdi bizim cemaatten bir sürü kişiyle selamlaşırım'' ve nitekim dediği gibi de oldu. Bahar Pastanesi'nde oturup kahvelerimizi yudumlarken, yan masadan gelen Ermenice konuşmaları dinlemek çok keyifliydi. 

Adanın tarihçesini dilerseniz araştırabilirsiniz fakat kısa bir bilgi vermem gerekirse, Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmış. Aslında dört ada genelde sürgün yeriymiş ancak konumu yakın olmasıyla Kınalıada esas sürgün yeriymiş, hatta en ünlü sürgünlerinden biri Romen Diyojen. Toprağının verdiği renkten ötürü Kınalıada denilmiş ve iklimi Istanbul iklimine çok yakın, kışları sert geçiyor. Fakat taş yönünden çok zengin. Bizans döneminde surlar buradan gelen taşlar ile inşa edilmiş. 1833 yılında Ermeniler yerleşmeye başlıyor ve vapur seferlerinin de başlamasıyla Ereni nüfus gittikçe çoğalıyor. Türkle genelde 1935 yılı sonrası yerleşiyorlar. Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada yaşadığı kozmopolit bir yapıya kavuşuyor.

Ben Kınalıada'nın ilkbahardaki sakinliğini çok sevdim. Önceden hep yazın gelmiştim. Bu kez geçen hafta eşimle havayı güzel bulup şehirden uzaklaşalım dediğimiz bir pazar günü kendimizi Kınalıada'ya atıverdik. Yazlıkçıların gelmediği, sıcakların kavurmadığı adada, ılık bir bahar havası ve sadece adanın yerlileri yani çoğunlukla Ermeniler vardı.

Adayı dolandık, en eski pastanesi olan Bahar Pastanesi'nin leziz dondurmasını yiyip türk kahvelerimizi içtik. Adanın arka kısımlarını da dolanırken eski yapıların fotoğrafını çektik. Ara sokaklardan geçtik ki tam bir mahalle havası esiyor- en sevdiğimdir. Akşamüzeri vapuruyla da şehrimize geri döndük.

Şöyle birkaç saatliğine kafa dinlemek için ya da eşinizle güzel bir haftasonu geçirmek için Kınalıada'yı tercih edebilrisiniz. Üstelik mesafe olarak da kısa, çabuk gidiliyor. Ben bu mevsimde gitmenizi tavsiye ediyorum. Henüz yaz dönemi başlamamış ve ada kendi havasını solurken o sakinlikte adayı gezmeniz daha keyifli olacaktır. 

Burcu A. Gözoğlu
Mayıs 2017
Istanbul 





















8 Mayıs 2017 Pazartesi

Kadın İçsesi'nin Şairi: Didem Madak







Canım Kızım

Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!

Canım kızım, cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma! (16)
 '' Didem Madak ''

24 Temmuz 2011'de henüz 41 yaşındayken kansere yenik düşerek aramızdan ayrılan Didem Madak'ın kızına yazdığı nottur yukarıdaki. Doğurduktan sonra fazla yazmayan ancak bundan da şikayeti olmayan Madak, kızı Füsun'da adeta 13 yaşındayken kaybettiği annesi Füsun'u yaşatmaktadır.

Didem Madak'ın şiirlerine baktığınızda yaşadığımız sokağa, içtiğimiz kadehe ve dahası içimize ayna tutan saf satırlar ile karşılarsınız. Felsefe ya da tumturaklı tümceler kurmak gibi bir derdi yoktur Madak'ın. Hoş, 19 yaşında evden kaçarak yaptığı ve yaklaşık üç sene süren evliliğini bir felsefe öğrencisiyle yapmış olmasından gerek, felsefe hakkında da donanımlıdır. 

Uğruna üniversiteyi terk ettiği ilk evliliği bitince, parasının anca yettiği bir bodrum katına taşınır. İşte, Grapon Kağıtları adlı kitabında okuduğumuz bodrum katı bu dönemde aittir.

Sonra, yaklaşık üç sene süren ortadan kaybolma dönemi başlar. Tasavvufa merak salıp, örtünür. Ahlar Ağacı adlı kitabındaki şiirler bu dönem kağıda dökülmeye başlar. Kız kardeşi Işıl'a, örtününce kadınlıktan sıyrıldığını söyler. Bu dönemde kardeşi, kimi şiirlerini bir dosya halinde alıp yarışmaya yollar. Ve Grapon Kağıtları birinciliği elde eder. Ödülünü almaya gittiği gün, örtünmekten vazgeçer Madak ve ardından da yarım bıraktığı Hukuk Fakültesi'ne afla döner.

Istanbul'a yerleşir ve Kuledibi'nde bir ev tutar. İşte, burası meşhur kitabı Pulbiber Mahallesi'ne can veren yerdir. Kedisi Zeyna ve ev arkadaşı Leman da gerçektir. Istanbul gecelerini, Taksim'i ve şehrin öteki yüzünü bize mısralarında olağanca canlılığı ile gösterir Madak.

On senelik siyasi tutukluluğu esnasında hapishanede Madak'ın şiirlerini okuyan Timur ile tesadüfen Istanbul'da tanışır ve evlenirler. Kızları Füsun dünyaya gelir ki genökızlığında kaybettiği annesinin adıdır. Zaten kitaplarında erken yaşta kaybettiği annesinden oldukça bahseder Madak. Arkadaşı Müjde Bilir'e göre '' bir Füsun'dan diğer Füsun'a evrilen bir yaşamdır'' onunki.

Kırk bir yaşında kolon kanserinden kaybettiğimiz Didem Madak, kadının iç dünyasını olanca yalınlığıyla dile getirebilen ve aynı zamanda da özgürlüğü, bireyselliği vurgulayan 90lı yılların en iyi kadın şairiydi.

Şimdi, güvercin kanadında çırpınıyor dizeleri, her mutfağa girdiğimizde ya da bir kedi sevişimizde...

Mahalleden geçişimizde, tencere fokurdamasında, acıklı gözyaşlarımızda ve ıssız içselliğimizde geçiyor yanıbaşımızdan sessizce...

BURCU A. GÖZOĞLU
MAYIS 2017
ISTANBUL 



'' Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım! ''

Didem Madak* Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım / Grapon Kağıtları 

''Güçlü bir el silkeledi beni sonra  Sanırım tanrının eliydi,  Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,  Çok şey görmüşüm gibi,  Ve çok şey geçmiş gibi başımdan  Ah dedim sonra,  Ah!  İç ses, diye söylendim.  Gel!  Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.''
Didem Madak / Ahlar Ağacı
''Pulbiber Mahallesinin düm-tek tarihinde
Acıdan sızlarken burnumuzun direği
Morarmış çarşaflarımızı bayrak diye asardık
Dokunsalar dağılırdı iyi pişmiş kurabiyeler gibi kalbimiz
Kıtırdı ve çıtırdı. ''

Didem Madak / Pulbiber Mahallesi 

4 Mayıs 2017 Perşembe

Sergi/ Exhibition: Yusuf Franko'nun İnsanları



Eşimle Pazar günü güzel havayı da görünce gezmek için Beyoğlu'na gitmiştik. Tesadüfen Anamed'in önünden geçerken sergi afişini gördük ve dikkatimizi çekti. İyi ki de gezmişiz diyorum çünkü bu topraklarda böylesi değerli bir karikatüristin varlığından açıkçası haberim yoktu.

Osmanlı'nın Rum Katolik vatandaşı olan Yusuf Franko Kusa, bürokrat, hariciye nazırı, paia ve oyunbaz bir karikatüristtir. 19. yüzyılın sonlarında kaleme aldığı karikatür defteri, epey bir yolculuktan sonra, nihayi durağı olan Beyoğlu'na geri dönüyor. Defterinde karikatürize ettikleri arasında Osmanlı paşaları, Levantenler, zengin kapitalistler, sanatçılar, yüksek cemiyet mensupları ve diplomatlar yer alıyor. Öylesine hicivli, keskin bir zekaya sahip ki çizimler, insan hakikaten hayran oluyor. Yaşadığı dönemi, padişahlığı, sanata bakışı göz önüne alırsak, Yusuf Franko cidden takdir edilesi bir iş ortaya çıkarmış.

Defterin en sonunda yer alan karikatürde, canlandırdığı karakterler Yusuf Paşa'yı asarken, diplomatlar da bir şov gibi bu durumu izliyorlar. Zaten Franko, bundan sonra karikatür çizmemiş. ( çizmişse de elimize ulaşan herhangi bir karikatür yok). Muhtemelen, karikatürlerinden dolayı kendisine ikaz gelmiş ya da rahatsız edilmiş olabilir.


Karikatürlerin çoğu 19. yy sonlarında Beyoğlu /Pera'yı anlatıyor. Hatta sergide dönemin haritası bile bulunmakta. Bu arada Kusa ailesi Osmanlı bürokrasisinde çok önemli bir yere sahipmiş. Mezarı ise Feriköy Katolik mezarlığında yer almaktadır.

Sergi, 1 Haziran'a kadar Anamed'de yer alıyor. Yolunuz düşerse, gidip bu zeki Osmanlı paşasının karikatürlerini görmenizi tavsiye ederim.





















































BURCU A. GÖZOĞLU
MAYIS 2017
ISTANBUL