26 Ocak 2017 Perşembe

Dişi midir Yoksa Acı mıdır Mayıs Ayı ?


Zehra Tezvaran'ın okuduğum ikinci kitabı Dişidir Mayıs Ayı.

Yazar, bu romanında antik Roma'dan Kudüs'e, oradan Osmanlı'ya ve en nihayetinde Hitler Almanyası'na uzanan tarihsel döngüde dört kadın kahramanın hikayesini sunuyor bizlere.

Tullia ile Marcus... İ. Ö Roma'da varlıklı bir adamın yaşam amacını unutmuş ve sevgiye susamış karısı Tullia ile fakir şair Marcus arasında filizlenen yasak aşk, bir sene boyunca tapınakta akşamüstleri birkaç dakika sohbet etmekten öteye gitmez. Peki, köleleri ve zenginliği ile rahat bir hayatın kucağında salınan Tullia, tüm bunlardan aşk için vazgeçecek mi? Mayıs, olanca güzelliği ile baş döndürürken, ölümcül bir dansın da adımları atılmaktadır. Hikayeyi okurken, dönemin tarihsel gerçeklerine, soylu ve köle ilişkisine, ihanetin sıradanlığına ve günümüzde bile değişmeyen sosyetik siyasi ilişkilerdeki ikiyüzlü gülümseyişlere de şahit oluyorsunuz.

İkinci hikayemiz 2004 yılında Kudüs'te geçiyor. Yahudi gazeteci Anita'dır kadın kahramanımız. Milliyetçiliği ve ırkı ile övünen ve Yahudi olmayan bir adamla asla beraber olmayacağını söyleyen Anita, sırf bu sebepten Londra'da yıllarını geçirdiği sevgilisini terk eder, Hristiyan olduğu için. Peki, alt kat komuşusu olup da sonradan aşık olacağı Yosef, Yahudi olmasına rağmen sınırları inkar edip insanlığa inanan ve hümanist yaklaşımıyla her tür ırkçılığa karşı olan bu genç adam, ona gerçek sevgiyi tattırabilecek midir? Belki de Anita'nın kırması gereken yargıları, aşması gereken duvarları vardır kendine ve yaşama dair. Bu hikayede ise soykırım ve terör sorunlarını da ele alan yazarımız, insan olmanın erdemi üzerinde duruyor.

Ben en çok son iki hikayeden etkilendim. Kanımca yazar, sağlam kurgusu ve aktarmak istediği duygu karmaşıklığını ve psikolojik analizi en başarılı şekilde bu iki hikayede verebilmiş. Bunlardan ilki, 1599 senesinde Osmanlı dönemi Istanbul'unda geçiyor. Eski bir konakta pek sevdiği sessiz kocası Müfit ve hiç geçinemediği, sürekli atıştığı kaynanası Fatma Hanım ile yaşayan Behice'nin buruk hikayesi, gözlerinizde damlayamayan bir yaş olarak kalıyor. Güzeller güzeli Behice ile onu çok seven kocası Müfit'in on iki senelik evliliği çatırdamaktadır. Çünkü Behice bir çocuk doğuramamıştır ve Fatma Hanım'ın gözünde döl tutmayan kahrolasıca bir gelindir. Ve hatta üzerine derhal kuma getirilmelidir ki oğlunun soyu devam edebilsin, kendisi de torun sevdasını doyurabilsin. Burada belirtmeliyim ki, Fatma Hanım bir oğul ve iki kız vermesine rağmen, kocası onun üzerine genç bir kuma almıştır ve besbelli ki kendisine yaşatılanın öcünü gelininden çıkarmanın da peşindedir. Üstelik bu konu dile getirildiğinde '' kendisinin en azından doğurgan olup tek erkek evladı dünyaya getirdiğine'' değinir. Müfit, Behice'nin üzülmesine dayanamaz, onu çok sever ancak Osmanlı'da ana kutsaldır ve anasının dediklerini de göz ardı edemez. Daha doğrusu, hiç bir şekilde karşı çıkamaz, sadece süreyi uzatabilir elinden geldiğince. Fatma Hanım ise, çoktandır kafaya koymuştur genç gelin almayı ( Behice de aslında topu topu yirmi sekiz yaşındadır) ve kuma namzetini de bulur. Gönlü ve kendi güzel Behice ise, herşeyden habersiz, kocasıyla mutlu olduğu anların saf huzuru ve bebek özleminin hüznü arasında günlerini geçirmektedir. Osmanlı'dan maalesef günümüze dek pek bir şey değişmemiş bu konuda. Bugün doğuda ve hatta koskoca '' güya eğitimli'' büyük şehir insanları arasında bile kadına yüklenen bu ağır misyon, sonuç itibariyle de dağılan yuvalar halen gerçekliğini korumaktadır.

Son hikayemiz ise 1939 Mayıs'ında Almanya'da geçer. Alman hemşire Anna ile Nazi subayı beş yıllık sevgilisi Herbert'in hikayesi, hem aşkın yaşama bağlama gücünü gözler önüne seriyor hem de bir ülkenin nasıl da Hitler diktasına yenik düştüğünü okuyucuya gösteriyor. Bence sırf bu ikinci neden için bile okunmaya değer. '' Her gün haşlanmış patates var ama bunu bize Hitler sağladı. Ondan önce açtık. '' diyen hemşireye Dr Klauss'un çarpıcı yanıtı gecikmez: '' Evet, patatese demokrasimizi sattık, başımıza bir diktatör getirdik.'' Nazi subayı Herbert bile zaman zaman yapılanları ruhunda sindiremez çünkü sevmeye ve sevilmeye yatkın bir ruhu vardır. Almanya için en iyiyi isteyen Anna, zamanla kar kaplamış yüreğinin Mayıs güneşi ile eridiğini ve içinden en insancıl ve en yüce duyguların çıktığını görür. Ve Anna biliyordur, Tanrı, Hitler'i zafere eriştirmeyecektir. 

Aslen doktor olan Tezvaran'ın önceden okuduğum Eylül'ün Seçimi aynı kadının farklı seçimler sonucu yaşayacağı ihtimaller üzerine kuruluydu. Fakat, bu kitap gerçekten daha başarılı kurgu ve satırlardan oluşuyor. Farklı dönemlerde dünyaya gelseydik ki belki de gelmişizdir, nelerle karşılaşacağımız ve o anki ruhumuzla nelere karar verebileceğimiz gibi önemli bir noktayı da düşünmemizi sağlıyor. 

Ancak, kitabın kapağında da yazıldığı gibi, dört hikayenin ortak noktasında şu soru yer alıyor: 
Sizin, insan olmaktan başka bir kimliğiniz var mı gerçekten ?

Burcu Aşçı Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul 

Hiç yorum yok: