8 Ocak 2017 Pazar

Herkesin Anladığı Tek Dil Sevgidir


“Herkesin anladığı tek dil sevgidir. Evet bu dilde okuyabiliyor, ama konuşamıyorum.”
Iris Murdoch

20. yüzyılın en yetenekli ve entelektüel kadın yazarları arasında yer alan Iris Murdoch, felsefe öğrenimi görmüş ve insan ahlakı, sevgi, iyilik ve mutluluk üzerine sorgulayıcı oyun ve romanlar  yazmıştır.

Kelimelere aşık ve sözcüklerin gücüne inanan Murdoch, 1978 yılında Booker ödülünü aldıktan sonra yüzyılın dil dâhisi olarak da nitelendirilmiştir.

Fantazinin imgelemeyi  söndürdüğünü, sanatın ise pornografinin başladığı noktada öldüğünü belirten İris Murdoch, 1999 yılında Alzheimer hastalığından ölene dek, tüm yaşamı boyunca pek çok seminer vermiş, 26 roman, 5 oyun, 5 felsefe ve bir adet toplu şiirler kitabı üretmiştir.

Klasik edebiyat diploması aldıktan sonra siyasi olarak aktif bir dönem yaşadı. Komünist partiye üye olup, siyasete ilişkin yaşadığı hayal kırıklıklarından dolayı partiden ayrıldı.

Yaşamındaki önemli dönüm noktalarından birisi de 1940larda Sartre ve Simone de Beauvoir ile tanışması olmuştur. Zira, dönemin en ünlü iki aşık ve yazarı, İris’in felsefeye yönelmesine ön ayak olmuştur ve doktorasını bu alanda yapmıştır.
İris, özgür ruhu ve kendine has ahlak anlayışı ile pek çok ilişkinin içine girmiş ve fırtınalı aşklar yaşamışsa da, sevgiye dair inancı ve bu konu üzerinde sorgulayıp yazması, onun kendi içine hapsettiği duygusal tarafını da bizlere sunmaktadır.

1956 yılında tanıştığı John Bayley ile aynı yıl içinde evlenmesi, bohem çevresinde epeyce bir şaşkınlığa neden olmuştur. Uçarı ve sınırları olmayan bir kadın ile nispeten daha tutucu ve hayata kendi sınırları dahilinde bakan bir adamın birlikteliğinden pek çok kişi medet ummasada, Murdoch ölene kadar birliktelikleri devam eder.

Edebiyat profesörü olan Bayley’in anılarından yola çıkarak beyazperdeye aktarılan “İris” adlı filmde, yaşamını kelimelere ve yaratım sürecine adayan bir kadın ve onun beyninde yatan gizil dünyaya her daim biraz yabancı kalan kocasının iniş ve çıkışlarını net bir şekilde görürüz.

Gençliğini Kate Winslet, yaşlılığını ise Judi Dench’in canlandırdığı film, kimi vakit göz dolduracak kadar etkileyici replikler ve sahnelere sahip. Kırk yıl boyunca yüzyılın en edebi aşkı olarak anılan bu birliktelikte,  Bayley’in fedakarlıkları ve en başından beri kendisini sevdiği kadının zihninden uzak hissetmesi filmin ana temalarından biri. “Yine kaçıp gitmeye mi kalkıyorsun kedicik?” diye sitem eden Bayley’in bağlılık ve anlayışına mı içleneceksiniz, yoksa “ Sözcükler benim için kutsaldır” diyen ve filmin başından sonuna kadar kendi dimağının surlarında imgeler ile dolanan bir kadına hayranlık mı duyacaksınız, bilemem. Ancak, Murdoch’un karakterini algılayabilmek adına izlenilmesi gereken bir yapıt olduğunu söyleyebilirim.

Varoluşçu felsefeye olan ilgisi romanlarına da yansıyan Murdoch, karakterlerinde yaşamla uyumsuz , sanatçı ruhlu ve çevresiyle anlaşamayan kişileri yazmıştır. En ünlü yapıtları arasında “Çan”, “Kesik Bir Baş” ve “Deniz, Deniz” yer almaktadır.
İrlanda’lı bir göçebe ruh, çağının önünde giden yarı deli bir bilge ve kelimelerin sihirbazı olan avare ruhlu bir kadın…

Belki de İris’i en iyi betimleyen cümle, yaşamının çoğunu paylaştığı Bayley’den yapılan şu alıntıdır:
“ Iris’in zihninde birden çok hayat var, gizli bir dünya var orada. Ama, ben o gizli dünyayı bilen tek kişiyim, hiç giremesem bile. Onunla olmak, bilinmeyen ve gizemli bir dünyada kaybolan ama hep geri dönen bir kadını sevmek, peri masalı gibi bir şey.”

Burcu Aşçı Gözoğlu
Ocak 2017
Istanbul


4 yorum:

KİTAP EYLEMİ dedi ki...

tanıyamadığım , henüz tanışamadığım , hiç bir kitabını okuyamadığımdır , üzgnüm:((

Burcu Gözoğlu dedi ki...

Olsun, hiç bir şey için geç değildir :)

Derya dedi ki...

Son paragraf beni anlatmis bazen çok kisilikli oldugumu düsünürüm.

Burcu Gözoğlu dedi ki...

Ahahaaa sanatsal yani olan pek cok kisinin sendromu sanirim bosver renkli kisilik diyelim :)